26 Mart 2018 Pazartesi

Sabahattin Ali ve tiyatro



Taze başlangıçlar yaşamayı ve sahne kenarında durup “...ve Perde!” repliğini işitmeyi severdi. Huzuru konservatuarda bulduğunu söylerdi. 


Güzel aktris tahta basamakların üzerinden seslenir. “Ah nasıl da bihaberler yaşadıkları anın mucizeviliğinden!” En ön sırada oturan Alman profesör ayağa sıçrar ve kırık Türkçesiyle haykırır; “Böyle olmaz!” Yanındaki gözlüklü dramaturg bir yandan onu sakinleştirmeye çalışırken diğer yandan salonun arka tarafına göz gezdirir. Aradığını bulmuş olmanın memnuniyetiyle karanlıkta bekleyen öğrencilere göz kırpar. Renkli gözlü yakışıklı delikanlı koşarak sahneye fırlar. Henüz filizlenen bir tomurcuğun ahengiyle konuşur; "Ben senin önünde yere kapanmadım! Çektiği acılara rağmen, inancını yitirmeyen tüm insanların önünde eğildim!" Alman profesör bu kez “Bravo Raskolnikof, bravo Cüneyt!” diye alkış tutar. Sınıfın gözdesi yine herkesin kurtuluşu olmuştur. Salondaki kalabalık rahat bir nefes alır. Dramaturg “Bugünlük bu kadar arkadaşlar” diyerek çalışmanın bittiğini haber verir.

                                    HAYATININ EN RAHAT YILI

1939 yılının bahar aylarıdır. Hayatının en huzurlu yılını yaşadığını düşünmekte olan gözlüklü dramaturgun ismi Sabahattin’dir. Altı ay önce Musiki Muallim Mektebi’ne Almanca Öğretmeni olarak atanmıştır. Bir hafta geçmeden kendini Ankara Devlet Konservatuarı’nda diksiyon öğretmeni ve dramaturg olarak bulur. Bu süreç aynı zamanda Hitler Almanya’sından kaçıp Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye sığınan profesörlerin üniversitelerimizi dönüştürdüğü döneme denk düşer. Sabahattin ünlü tiyatro insanı Carl Ebert’ın çevirmenliğini de yapar. Ebert seneler sonra Sabahattin’in kızı Filiz ile karşılaştığında dahi Ali’den ‘kardeşim’ olarak söz edecektir.

Alman Carl ile Türk Sabahattin el ele verip başkentte yeni bir tiyatronun temellerini atarlar. Öğrencileri Cüneyt Gökçer, Melek Ökte, Ertuğrul İlgin sayesinde dünya edebiyatının nitelikli yazarlarının eserlerini sahnede izlemek Anadolu insanına da nasip olur.

1939 yaz aylarında ilk kez tatil yapma lüksüne kavuşur Ali ailesi. Moda Burnu’nda Rumların işlettiği Apergis Pansiyonu’nda kalınır. Fotoğraf tutkunu Sabahattin üç ayaklı tripodunu üşenmeden taşır sırtında. Çiçekli sokakları, başıboş hayvanları ve tenha plajları sığdırır kadrajına.


                        GİZEMLİ BERLİN GÜNLERİNİN ANISI

Derken 1940 yılı gelir. İkinci Dünya Savaşı etkisiyle Sabahattin ikinci kez askere alınır. Büyükdere’deki ekmekçi taburunda yapar askerliğini. Eşi Aliye de o zamanlar şortlu sosyete kızlarının dolaştığı Büyükdere’yi pek sever. Bu dört aylık sürede ailenin canını sıkan tek olay Sabahattin’in çatlayan koludur. Sürekli sıcak su ile pres yapılan kolu sıkıntılı Berlin günlerini getirir aklına.

1928’de Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile dört yıllığına gittiği Berlin’den bir Alman öğrenci ile tartıştığı gerekçesi ile kısa sürede döner. Daha sonra Nihal Atsız’ın “İçimizdeki Şeytanlar” kitapçığında iddia ettiği gibi, belki de zamansız dönüşünün altında yatan şey korkudur. Her ne olursa olsun, Berlin tecrübesi onun Almanca ve Rusça öğrenmesine, yeni sanat akımlarını ve özgür ruhlu sahne insanlarını izlemesine neden olur. O anılar askerliğinde kafasına üşüşür ve Sabahattin “Kürk Mantolu Madonna”sı biraz Berlin’de kaldığı pansiyondaki kızlardan biraz da Yeniköy ve Moda sahillerinde tanıştığı aklı havada sanat meraklısı afetlerden esinler taşır.

                                    AKIL HOCASI NAZIM HİKMET’Tİ

1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayınlanan “Kürk Mantolu Madonna” hakkında Nazım Hikmet, Ali’ye gönderilmek üzere bir mektup kaleme alır. Mektupta şu ifadeler dikkat çeker... “Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

PARILDAYAN SABAH YILDIZI

Sokakta oyun oynamaktan çok evde kitap okumayı ve resim çizmeyi seven bir çocuk düşünün. Kimi zaman kabuğundan çıkar, parıldayan suratıyla komşularına taklitler yapar. Bu yüzden de ‘sabah yıldızı’ olarak anılır. On beş yaşında Balıkesir Muallim Mektebi’ne giren ve o günlerde bile okuldan kaçıp soluğu tiyatroda alan bir çocuk... Sanatçıların serbest yaşamlarına özenen cin gibi bir velet... Çevresinde kimsenin onu anlamadığını düşünmekte... Balıkesir’de ünlü biri olamayacağını da biliyor. Ailesine blöf yaparak intihar girişiminde bulununca istediği oluyor ve naklini İstanbul’a aldırıyor. Yazıları önemli dergilerde çıkmaya başlasa ve çekingenliğini atsa da, istediği şöhrete ulaşmasına daha zaman var.

Farklı arkadaş gruplarına girip çıkıyor. İşte Nihal Atsız da Ali’nin bu dönemini ‘kafası karışık’ olarak niteliyor. Başında kavak yelleri esen her genç gibi Ali de rotasız ilerlemekte...

                                                SAHNE SEVDASI
Sabahattin’in kendini bulduğu yer tiyatrodur. Ne zamanki ikinci askerliği biter de Ankara’ya döner, kendine güveni perçinlenir. Piposu ve elinden düşürmediği kitabı ile önüne gelenle konuşma fırtınası başlatır. Herkesi güldürmeyi pek sever.

Yeni arkadaş çevresinde yeni kurulan Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu, Behice Boran, İsmail Hakkı Balamir, Cevdet Kudret gibi isimler vardır. Ankara evlerinde toplanılır, gizlice Nazım şiirleri okunur, tiyatro tartışmaları yapılır. Çoluk çocuk piyano ve keman çalar, eşler sergilere gider. Sabahattin’in eşi Aliye yemek konusunda marifetli değildir. Ali eşine yemek kitapları hediye eder, çift birlikte yemek tarifleri denese de muvaffak olamazlar. İyi yemek istenirse bulunan çare, arkadaş evlerine yemeğe gitmektir.

Bu arkadaş toplantılarından birinde galerici, çevirmen ve tiyatro seslendirme sanatçısı  Adalet Cimcoz ile tanışır. Ada olarak da anılan cemiyetin bu tanınmış siması ve onun avukat eşi Mehmet Ali dönemin politikacılarıyla yakın ilişki içindedirler. Yıllar sonra Sabahattin, Cimcoz’lardan koruma ve yurt dışına kaçmak için yardım ister. Kaçması için gerekli araç sağlanır. Bir süre Cimcoz’ların evinde saklanır. İstihbarat teşkilatı tarafından sürekli gözlendiği bilinen bu evin sakinlerinin, Ali’nin sonunu getirdiğine kimileri tarafından bugün hala inanılmaktadır.

FATİH AKIN SABAHATTİN ALİ’NİN PEŞİNDE

Belki yaşarken şöhreti dünyayı tutan bir isim olamadı. Ama öldükten yıllar sonra “Kürk Mantolu Madonna” kitabından uyarlanan oyun, aksayan rejisi ve yavan performanslarına rağmen izleyici sıkıntısı çekmiyor. Şüphesiz ki bu, okurunun ölümsüz eseri bir kez de başka seslerden dinlemek istemesi sayesindedir. Yakın zamanda senarist Ece Yörenç tarafından sinemaya uyarlanması planlanan romanla ilgilenen biri daha var. Dünyaca ünlü yönetmen Fatih Akın. Son filmiyle birçok ödül kazanan Akın, bu proje için Türk yapımcılarla çalışmaya hazır.

Sabahattin Ali’nin beyazperdede sergilenen diğer eserleri de şöyle... “Hanende Melek (Metin Erksan), “Azap Yolu”(Kağnı ve Ses öykülerinden hareketle, Yılmaz Duru), “Kuyucaklı Yusuf” (Feyzi Tuna), “Gramafon Avrat” (Yusuf Kurçenli).

Kaynak: “Yok Bi’şey Acımadı ki...”  ve “Filiz Hiç Üzülmesin”, Filiz Ali, Yapı Kredi Yay.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder