20 Kasım 2017 Pazartesi

Maç Sayısı


"Umut gayrete gülümser!" Emily Bronte , Uğultulu Tepeler

Birbirleriyle karşılaşmaması gereken insanlar vardır. Bir füzyona neden olurlar ve birlikte büyük bir değişimin önünü açarlar. Merve ile Banu’nun hikayesi biraz böyleydi. Kalabalık çevrelerde kendi yalnızlıklarına gömülmüş iki kadın... Her ikisi de hayatlarını değiştirecek atılımları geride bırakmışlar. Belli bir başarı sahibi olmuşlar; mevcut konumlarına iyice kurulmuşlar ve tehlikeli sulardan uzak durmaya and içmişlerdi.

Merve’yi bizim şirketin yeni reklam kampanyası için düzenlenen ajans toplantılarından birinde tanıdım. O zamanlar çok fazla çalışıyordum. Şirketin gelecek vaad eden çalışanları arasına girme hedefindeydim. Hayatımın anlamının, sürekli para kazanmak olduğu düşüncesini kafama yerleştirmeye çabalıyordum. Oysa derinlerden bir ses; benim için yelken açılacak başka sular olduğunu fısıldıyordu. Şimdi anlıyorum,hayat herkes için sonsuz seçenek sunuyor; ama biz kendi kafalarımızı kafeslerin içine hapsederek yan yolları görmez oluyoruz.

Merve ilk bakışta dikkat çekecek tiplerden değildi. İyi bir gözlemcinin dalga konusu olabilirdi pekala, üzerine iğreti duran kıyafetleri ve abartılı el kol hareketleri ile. Kelimeleri ağzında yuvarlayarak söylemeye çabalar; her fırsatta İngiltere’de okul bitirip geldiğini söylerdi. Madem bu kadar kendini satmaya meraklı; o halde konuşturayım şu hatunu, diye düşünmüştüm onu tanır tanımaz. Ben yaraları kaşımayı severim. Daha o gün Merve’nin bir dediği diğerini tutmayan, her seferinde anlattığı anıların yer ve zamanlarını değiştiren biri olduğunu çözmüştüm. Övünmek gibi olmasın, dikkatli bir metin yazarı olduğum söylenir.

Merve’nin uyduruk hayat hikayesindeki tuhaf ayrıntıların birbiriyle çeliştiğini yüzüne vurmak gibi bir görev edinmiştim kendime. Kendimden, rüyalarımdan kaçtığım ve kim olduğum ile yüzleşmediğim için o zamanlar fazlasıyla boş vaktim vardı. Bugün olsa yüzüne bakar güler geçerim, Merve gibilerin. Ama işte o zaman, içinde bulunduğu fanusbuğulanmış bir larva gibiydim.

İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğulu ailesinin yaşadığı apartmanda kocası ve oğlu ile yaşıyordu Merve. Liseden sonra ev kadını olmuş ve fakat bu kariyeri kendine yedirememiş, birçoklarından bir eksiği olmadığını fark ederek babasını sıkıştırmış da iki haftalığına Londra yakınlarında küçük bir okulun dil kursuna gitmişti. Ama o bu durumu Birmingham’da iletişim okudum, diye pazarlamayı tercih ederdi. Sorbonne önünden  geçerken kendini oradan mezun sayanların olduğu bir memlekette, onun hikayesini kimse garipsemiyordu. Garipseyecekler de yüz göz olmuyorlardı zaten. Ancak ben, Merve’deki ‘başka yerlerde olma arzusu’nu keşfetmiştim. Kendisini bir yere ait hissetmeyenler, benzer hisleri taşıyanları koklayarak bulurlar.


KARŞIBERİ

"Sürekli inceleyen ve gözleyen insanlar, inceledikleri ve gözledikleri şeylere karşı eleştirel bir tutum geliştirirler."
 Doris Lessing

Banu, roman kahramanı sayılacak kadınlardandı. Yanlış zamanda yanlış yerde olmuş, yaşamın kendisine yüklediği tüm zorluklara göğüs germiş ve olanca çıkmaz yoldan yeşil vadilere geçitler kurabilmiş biri... Hayranlık uyandırıcı biriydi. Henüz üniversitede okurken bunu biliyordum. Parlaklığı göz kamaştırırdı. Kendisinden güçsüz herkese kol kanat geren, önüne sunulanla yetinmeyen  ve hep farklı hikayeler peşinde koşan bir kızdı. Onun çevresinde olmak, maceralarına tanık olmak sonra da rüzgarına kapılarak sürüklenmek isterdiniz. Banu hızlı koştu. Hepimizden farklı olarak, hiç yorulmadı. İşler onun için kötü gittiğinde bile; haksız yere mahkemelere düşüp hapis cezaları aldığında dahi, "bak kızım fazla hayal kurarsan ağzına acı biber sürerler" diye anneler onu örnek gösterdiklerinde yani, hiç ama hiç pes etmedi.
Mücadelesinin bu topraklarda devam edemeyeceğini anladığı gün, en fazla, ülkeyi terk etti. O kadar... Başka bir ülkede hayallerini kovalamayı, yazmayı, insanların hakkını savunmayı sürdürdü. Üniversite sıralarında onun gibi cesur olmayı isterdim. Yıllar sonra hakkında edilen onca hakarete, sarfedilen onca iftiraya göğüs gererek ülkeye geri döndü. Her şeye sıfırdan başladı. Sokaklarda yürürken gülümsemeye, aynı onurlu yürüyüşüne devam etti. Banu ile hiç beklemediğim bir gün, yanımda Merve varken karşılaştım. Merve, hani şu kendine yalan biyografiler çizen ve nasılsa onların gerçek olduğuna başkalarını inandıran kadın...Kocasından ayrılmış, reklam sektörünün sevilmeyen ama aranan yaratıcı direktörlerinden biri olmayı becerebilmiş kadın. 

Bu iki farklı kadını tanıştıran benim. Vicdanımın bu yükle sızlayacağını bile bile, dünyaya ne yapacaklarına sessiz kaldığımı itiraf ediyorum. Çünkü hayat, tesadüflerini bizim kontrolümüz dışında hazırlar. Maç sayıları daha oynanmadan bellidir. Olana sessiz kalmak bir yoldur elbette. Eğer savaşmak ya da susmak yerine, işeyişe yardım ederseniz... Merve ile Banu'nun, bırakın ortak olacaklarına, aynı masada on dakika geçirebileceklerine bile inanmazdım. Çarık çarıkla sarık sarıkla olur sanırdım. Şimdi onlara bakıyorum... Bu iki ayrı ruhun yaptıklarına...Dünyadaki her şeyin bir sebebi olduğuna inanıyorum. Kızılderilinin dediği gibi,  
"Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür."

Yok bu değildi...

Hah, doğrusu şu olacak;
"Bir insanı küçük görmek akılsızlık, büyük görmek de korkaklıktır."


27 Ağustos 2017 Pazar

GÖZLERİNDEKİ PERDE


“Her şeyin bir zamanı var,” diye düşündü. “Ben hala bir yabancıyım ve belki de tuhaf görünüyorumdur. Ama bu girdabın içine sürüklenmem uzun sürmez.”
İntihar Kulübü, Robert Louis Stevenson



Tankut ile Eyşan tanışmalarının altıncı ayında birlikte yaşamaya başladılar. O zamana dek aralarında ortaya çıkan tüm anlaşmazlıkları çözmüş ve uyumsuzlukları kabullenmiş olduklarını sanıyorlardı. Birbirlerinin özel alanlarına saygılı davranıyorlar ve uğraşlarını destekliyorlardı. Politikadan sanata, bilimden spora hemen her konuda ortak fikirlere sahiptiler. Bu da aynı evi paylaşma kararı almalarında etkili olmuştu.

İlk pürüz evdeki eşyaların yerinin belirlenip sabitlenmesinde çıktı. Tankut salondaki yemek masasının üzerinde süs eşyası görmek istemiyordu. Buna karşılık televizyon sehpasının çevresi küçük kedi-fare bibloları ile kaplıydı. Banyoya giden holün üzerinde de kaplan fotoğrafları asılıydı. Evin muhtelif yerlerinde dik dik bakan kedi gözleri ile karşılaşmak Eyşan’ın asabını bozmuyor değildi. Yine de boya fırçalarının ve etamin kutusunun etrafta olmasına ses etmeyen Tankut’la bu kadar küçük şeyler yüzünden tartışmayacaktı elbet. Pürüzün krize dönüşmesine fırsat vermeden genç adamın ricası yerini buldu. Meşe masifine zaten hiç uymamış olan burgonya kuru gül vazosu ile bakır badem şekeri kasesi mutfak dolaplarından birinin derinliklerine kaldırıldı.

İki ev arkadaşı hangi öğünde ne yemek yiyeceklerinden tutun da hangi kanalı izleyip hafta sonları hangi rotada yürüyüşe çıkacaklarına dair hemen her konuda görüş birliğine varmışlardı. Sabahları aynı saatlerde kalkıyor, kahvaltıda haşlanmış yumurtaya koyu kahveyi katık ediyorlardı. Evden çıkmadan önce kendilerini bekleyen günün kısa bir kritiğini yapıyor ve her ne hikmetse birbirleri ile aynı renklerde kıyafetler giyiyorlardı.

Tankut’la aynı evde yaşamaya başlamadan önce mide ağrılarından şikayetçi olan Eyşan, uyguladıkları ortak diyet sistemi sayesinde her güne daha zinde uyandığı için kendini şanslı sayıyor, şükürlere doymuyordu. Genç kadın birlikte yaşamanın nasıl bir şey olduğunu soran arkadaşlarına “Kayıp siyam ikizimi bulmuş gibiyim. Canım yandığı anda hissedip bana telefon edecek kadar duyarlı biri.” diyordu.

İki kişi arasındaki bu uyuma nadir rastlanacağını söyleyip birbirlerini tebrik etmekten geri durmayan ev arkadaşları, bir akşam üzeri üzerlerinde çizgili pijamaları ile oturmuş en sevdikleri otomobil yarışlarını izliyorlardı. Göz ucuyla baktığı mobilya kataloğu hakkında fikir beyan etmekte olan Tankut beğendiği bir berjeri Eyşan’a gösterdi. Eyşan bu koltuğun perdelerle uyum sağlamayacağını söyledi. Bunun üzerine, vakit alışveriş yapmak için hayli geç olsa da; yeni perde almak üzere dışarı çıkmaya karar verdiler.

Alışveriş merkezinin kapanmasına iki dakika kala hayallerindeki perdeleri seçmişler ve kasaya yönelmişlerdi. O gece izlemeyi planladıkları Bela Lugosi filmini erteleyip eve döndüklerinde perdelerin yapımı ve yerleştirmesi ile uğraştılar. İşleri bittiğinde her ikisi de oldukça huzurlu biçimde yataklarına uzandılar.

Ertesi gün onları uyandıran telefonlarının alarmı değil, perdelerin düşme sesiydi. Yeni konukları yerlerini yadırgamış olacaktı. Durumu fazla ciddiye almadılar hatta Eyşan Japon perdelerinin rengi ve dokusu ile ilgili bir iki espri patlattı.

Akşam üzeri aynı saatlerde eve döndüklerinde sadece oturma odasındaki değil, çalışma odasındaki perdeleri de yerde buldular. Tankut perde asma çubuğunda bir sorun olduğuna emindi. Eyşan ise sorunun imalatçı firmadan kaynaklandığına inanıyordu. Ne kadar diretseler de biri diğerinin düşüncesine katılmadı. Akşam yemeğini ertelediler. Eyşan yatmadan önce çalışma odasına girip buradaki küçük peluş çita oyuncaklarını ortadan kaldırdı.

Perdelerin eve gelmesinden bir hafta sonra, artık ev arkadaşlarının birbirleri ile geçirdikleri zaman azalmaya başlamıştı. Sabah birbirleri ile konuşmadan evden ayrılıyor, akşam yemeklerinde farklı menüleri tercih ediyorlardı. Eyşan saçlarını kestirip kızıla boyatmış ve ofise yeni gelen İngiliz çocukla haftada üç kez dışarı çıkar olmuştu. Tankut duruma içerlediğini göstermek için genç kadının etamin ve boya kutularını ayakkabı dolabının üzerine kaldırdı. Eyşan oralı olmadı.

Havaların iyiden iyiye soğumaya başladığı günlerden birinde laf dinlemez perdeler, kendi odalarına çekilmiş iki arkadaşın arasındaki sessizliğe darbe indirdi. Bu sefer öyle gürültüyle yere düşmüşlerdi ki, ahşap zemin üzerinde oluşturdukları çizgiler ev sahiplerinin canını sıkmaya yetti. Tankut bu duruma daha fazla dayanamayacağını söyleyip perdeleri yerlerine zamklamaya yeltendi. Eyşan eskiden hayatının anlamı olarak gördüğü adama tanımaz gözlerle baktı. Tek laf etmeden banyonun duş kabininde asılı kedi armalarını kazımak üzere harekete geçti.

Günler geçti. Japon perdeleri kendilerine ait bir dil tutturmuşçasına belli zamanlarda asılı bulundukları kanatlardan kendilerini kurtarmayı ve özgürlüklerini ilan etmeyi sürdürdü. Tankut çalıştığı mimarlık şirketinden terfi alarak şehir merkezindeki yeni caminin inşa gurubuna katıldı. Neredeyse tüm vaktini ofiste geçirir olmuştu. Eyşan ise işten arda kalan vaktini dil kursları ile dans dersleri arasında pay ediyordu. Birbirlerinin yüzlerini iki üç haftada bir gören iki ev arkadaşı, yaşam alanlarını derin çizgilerle ayırdılar. Sınırı belirlemek için, elbette ki asi japon perdelerini kullandılar. 



Fotoğraf: Muhsin Akgün

7 Ağustos 2017 Pazartesi

DUVARIN ÖTE TARAFINDAKİLER


Çıkan kısmın özeti:
Serap hayallerindeki hayata iç geçirerek bakan yüzbinlerce gençten biridir. Üniversiteden sonra istediği işe girememiş, güç bela bir internet haber sitesinde editörlük yapmaya başlamıştır. Bir gün patronu, yazlık evinde yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Serap’ın gönülsüz evet dediği bu görev, hayatını rayından çıkaracaktır. Önce alt komşusu Cemil’in arkadaşı olduğunu söyleyen bir Gizli Teşkilat çalışanı tarafından patronun evindeki toplantılarda ajanlık yapması teklifini alır. Oyun içinde oyun tehlikesinden şüphelenen kahramanımız hiç beklemediği bir anda kalbini oyacak celladın kapıyı çalacağından habersizdir.




"Geriye baktığında, bunu onlar için gerçek başlangıç anı sayıyordu. Her ikisi de rahatsız ve kendini tutar gibiydi. Gönülsüz değil, ama tedirgin, hatta birbirlerine acır gibi. Daha sonra erkeğe, o anda önemli bir şey hissedip hissetmediğini sordu. O da, evet, dedi. Bunun birlikte yaşayabileceği biri olduğunu fark etmişti. Ona, peki diyelim birlikte yaşayamayacağın biriydim. Bunu anlayabilir miydin, diye sorduğunda, adam evet dedi, bunu anlayabilirdim. Anlayabilirdi ama anlamamıştı.

                                           Alice Munro, "Barbarlar", AÇIK SIRLAR
                                    


Erdem ve korkaklık kol kola girmiş

“Sizin yaşlarınızdayken ben de Memnan Bey’in yanında çalışırdım. Kendisi hem iyi bir akıl hocası hem de cömert bir işverendir. Hatırlıyorum da bir keresinde yaptığım bir haber yüzünden topa tutulmuştum. Bana kol kanat germiş, kellemi isteyen avukatların gözünü korkutmuştu. Ah, hatta eşim Ramiz’le de onun ofisinde tanışmıştık, öyle değil mi tatlım?”

Boya küpüne daldırıp çıkardığı suratı, rüküş kırmızı elbisesi ve bakmaktan kendimi alıkoyamadığım yeni ekilmiş kaşları ile kendi sınıfından olmayan bana, sanki bir lütufta bulunuyormuşçasına konuşan bu kadını niye dinliyordum?
A) Burjuva tavrının ve snob duruşunun gösterişten ibaret olduğu, zavallı bir kalp ağrısına sahipmiş ve gizlediği bir sırrını artık açığa vurmak istermiş haline acıyordum.  B) Onunla takılmayı patron Memnan’ın karısı Oya’nın getir götürünü yapmaktan daha iyi bir seçenek olarak görüyordum.
C) Bir siyasi danışman olan bu hatunun ağzından dökülecek bir iki kelam bizim teşkilata veri sağlayacak bir ipucuna dönüşebilirdi pekala.

Kadın bir iki kadehten sonra saçma sapan yatak sırlarını anlatmaya başlayacak gibiydi. Yazık ki ben kendisini dinlerken alkol tüketemiyor, sadece salonda yiyecek içecek eksilmesin diye etrafı kontrol ediyordum. Briyantinli saçları ve yağlı sakalı ile kocası Ramiz yanımıza geldiğinde şimdi tencere kapak kadar birbirine uygun gördüğüm bu ikilinin nasıl olup da “power couple” statüsüne erişebildiğini düşündüm. Sadece yalakalık ve doğru zamanda doğru yerde olmakla becerilecek iş değildi bu.

Ramiz geldiği gibi kıllı elini önce belime koydu. Sonra biraz daha aşağılara inerek kalçamı okşamaya başladı. Üzerimdeki beyaz takım elbisenin bana verdiği rahatsızlık yeterince sinirimi bozarken bir de hayatta elde ettiği her şeyi insanlara çamur atmak ve şantaj yapmakla kazanmış bir gazeteci bozuntusu tarafından tacize uğramak beni delirtmişti. O anda elime geçen bir vişne suyunu olduğu gibi adamın üzerine boca ediverdim. Memnan’ın karısı Oya faltaşı gibi açılmış gözleri ile beni lanetlerken tuvalete koşturdum. Ne yazık ki, tuvalette iki iş adamı kokain partisi veriyordu. Benim beyaz takım bir kuru temizlemecinin leke çıkarmak için tüm mesaisini harcayacağı kadar batmıştı. Çaresiz hava almak üzere fransız kapının sürgüsünü çektim. bahçeye çıktım. 

Ateşböcekleri, ıhlamur kokuları ve yakındaki gölden gelen kurbağa sesleri içinde huzurlu bir geceydi. Az önce terkettiğim evdeki iblislerden bihaber yıldızlar gökyüzünde dans ederken halime üzülüyormuş gibiydi. Kırmızı elbiseli kadın kendi gençliği ile benimki arasında paralellik kurmakta haklıydı. Bazı insanlar güçlerini icra etmeye o kadar büyük ihtiyaç duyar ve iktidarı öylesine arzularlar ki, kendi doğalarında buunan bazı parçalarına zorbalık etme fikrine saplanıp kalırlar. Bu büyük bir kibrin, kendini beğenmişliğin sonucudur. Bütün sofu ahlakçılarda, insan kendisinin bir parçasına Tanrı diye taparken diğer tarafını da şeytanlaştırır. bazen kendimi tertemiz bir melekle eş tutarken çoğu zamanda riyakar politikacılar gibi manipule edici konuşmalar yapıyor oluşum bundandı. 

Bu eve gelmiştim. Hem de gizli bir örgütün ajanı olarak. Bana yapılan teklifi kabul etmiştim. Niye? Ancak o zaman kolay yoldan iş bulan bir sanatçı olacaktım. Bu, kendi yeteneğime, çalışkanlığıma hiç güvenmediğim anlamına gelmiyor muydu? Ah be kızım Serap, kader kalbi ferahlara gökkuşağı çıkarır diyenler haksız mı? Hiç yılmadan çabalasan bir gün yüzün gülmez mi? Buna inanmayı kesersem,
kısa zamanda yükselmek isteyen o hırslı kalabalıktan ne farkım kalırdı? Kol kola giren erdem ve korkaklığın elinden havuzun arkasındaki çalılıklardan gelen ses olmasa kurtulamazdım. Çoktan dolu dolu olan gözlerim karanlığı doyuracak kadar büyümüştü ki...

"Bu akşamın sizin için can sıkıcı geçmediğini umuyorum..."
"Pardon?!"

Tehlikeli ve hassas görevimin gerektirdiği soğukkanlılığa sahip olmayışıma veryansın etmeyi bir kenara bırakmam gerekiyordu demek. Karşımda dikilen oldukça nazik ve centilmen genç adam,
"Afedersiniz, sizi ürkütmek istemedim. Çalılıkların ardında bir ağaç ev var biliyor musunuz? Memnan bey kimin için inşa ettirdi bilmiyorum, ama içindeki teleskopla yıldızlardan başka her şeyi izledim bu gece..."

Bu davete katılan herkes konuşmayı ne kadar çok seviyor diye düşünmeden edemedim. Acaba yalnızlıklarını böyle mi maskeliyorlar. Hemen her memlekette en çok sesi çıkanlar bilirbilmezler, cahillerdir. Belki içerideki kuru gürültü uzmanlarına böyle seslenirdim de... Bu karşımda dikilen  samimiyeti göz bebeklerinden fışkıran sevimli şeye 'cahil' diye hitab etmek haksızlık olurdu.
Merakıma engel olamadan sordum;
"İçerde olanları mı gözlüyordunuz yoksa?"

O an gülümsedi ve havada uçuşan tüm ateş böcekleri durdu. Işıklarını aynı anda yaktı ve ben tüm yüzüne yayılan geniş gamzeyi görebildim. İlk görüşte vurulmak, böyle bir şeydi demek. Kısacık bir andı. O an göğsümde bir zonklama, midemde bir yanma ve kulaklarımda çınlama olarak geçip gidiverdi. Ağzım açık bakıyordum, neyse ki içimizden biri sözcüklerle ilişki kuracak kadar kendindeydi. 
"Bir çeşit hobi diyelim. Sizin de vardır. Sapık tacizcileri şaraba doyurmadığınız zamanlarda sneler yaparsınız?"

Demek ki o teleskopla gerçekten de Memnan ile Oya'nın seçkin davetlilerini gözetliyordu. Nedense bu karşılaşma beni kendimden geçirmişti. Çoktan unuttuğum Gizli Teşkilat'ı hatırlamam birkaç dakikamı aldı. Jetonun bende köşeli döndüğünü söyleyen kardeşlerim haksız değillerdi yani. 

"Size verecek bir bilgi yok henüz elimde." deyiverdim.

Karşımdaki gamzeler bu sefer kelebeklere dönüşmüştü. Ateşböcekleri şimdi de havaya yayılan kahkahalarla dansa başlamıştı. Karşımdaki muzip adam gülerken bir yandan da açıklama yapmaya çalışıyordu.

"Alt tarafı hobilerinizi sordum hanımefendi. Resim yapmak, gitar çalmak, kürek çekmek, kanaviçe işlemek gibi bir merakınız var mı, diye merak ettim. Babam bu tip toplantılara katılmam konusunda ısrarcıdır. Ama ben içerdeki dalavericilerle olmaktansa dumanlı kafayla takılmayı tercih ederim. Onlara haddini bildiren biriyle eğlenme fırsatını da sık yakalıyor değilim."

"Ben sizi yanlış anladım." diye kesiverdim konuşmasını. Kendi kazdığım kuyulara yuvarlanmakta ustayımdır. Ama bu kez uzatmayacak, hemen patronun evine geri dönecek ve işime bakacaktım.

Kendi yoluma gidecektim.

Elektrik kesilmese, havuzun etrafındaki lambalar sönmeseydi...

Karanlığı delen bir boğuşma ve haykırış duyulmasaydı...

Gizli Teşkilat'ın şahsıma tahsis ettiği telefon acı acı çalmasaydı...

Bu ufak tanışmayı unutacak, yüreğimin bir kez daha tarumar edilmesini engelleyecektim. Heyhat bilgeler boşuna; hayatta her şeyin zamanı var, dememişler. Duvarın öte tarafına geçmek için sadece çabalamak yetmez. Talih tuhaf tesadüfler hazırlar ve ansızın bir girdaba sürüklenmenizi sağlar. Gece iyice çöktüğünde yarılan karanlığın içinden boşanan buz gibi yağmur gibi. O da hayatıma davetsiz dalıverdi.


Haftaya ...
ŞEREFİM SÖZ KONUSU OLSA DA,
KALBİMİN SÖYLEDİĞİNDEN BAŞKA ŞART KOŞMAM!