10 Şubat 2018 Cumartesi

GÖNÜL BORCU

"Eğer yeteneğiniz yoksa; fazla alçakgönüllüyseniz, vahşilikten nasibinizi almamışsanız filan... film yapmayı beceremeyebilirsiniz. Ben bir gansterim. Bir şeyi istersem, onu elde ederim." 
                                                                      John Cassavetes



       

Kader, korkusuzlara 'sınırsız eğlence' vadeden bir parkın yamacında yaşıyordu. Mahallesindeki bir çok kişiden farklı olarak, bu parkta çalışmıyordu. Yine de gününün büyük vaktini parkı ziyarete gelenlerle karşılaşarak geçirirdi. O, parkın girişindeki benzincinin kafeteryasında kasiyerlik yapıyordu. Üzerine nefti yeşili önlüğünü geçirir ve  hıza ve neşeye' doymaya şartlanan yüzleri incelerdi. Günde sekiz saatini envai çeşit insan görerek geçirmesinden olsa gerek; çatı katındaki dairesine döndüğünde çayını ve makarnasını alır ve parkın en yüksek noktasına hakim olan Adalet kulesi manzaralı penceresinin önüne yerleşirdi. Komşularından sadece ikisini tanırdı. Evine konuk kabul etmez ve Kardinal pavyonunda geçirdiği gençlik günlerini hiç aklına getirmezdi. Güzel kadındı vesselam, ancak saçına ve ellerine gösterdiği özeni diğer yerlerinden esirgerdi.

Kader eleğini penceresinin dibine astığından emindi.  O vakit adaşı, yani talih kapıyı çaldı, Kader'i şaşırttı. Yüzünü minik bir velet kılığında gösterdi. Yazgı, Kader'in üç kat altındaki iki odalı  daireyi altı kardeşiyle paylaşıyordu. Babasının patronları, ispiyoncu damgası yemiş olan adamcağızın defterini dürmeye geldiklerinde evden bir tek o kaçabildi. Kader'in kanatlarının altına sığındı. Küçük çocuk, hiç kimselerle konuşmayan bu başörtülü kadını bir kaç kez apartman girişinde görmüştü. Fakat çaresizdi. Acizdi. Yazgı ile Kader'in yolları işte böyle birleşti.


"Dünyadaki en zor şey kendini ifşa etmek, yapmak durumunda olduğun şeyi açıklamaktır. Bir sanatçı olarak inanıyorum ki, bizler bir sürü şey denemek zorundayız. Fakat her şeyin ötesinde, aslolan başarısız olmaya cesaret edebilmektir. Kim olduğunuzu açığa vurabilmek için her şeyinizi riske atmaya istekli olmalısınız." 
                J.Cassavetes (oyuncu, yazar, yönetmen)1929-1989

3 Şubat 2018 Cumartesi

niye onu seçti, bilmem

Gerçek dostluk gerçek aşktan daha nadir bulunur. Sevdiğimiz birçok
eser, rekabeti bir kenara bırakıp işbirliği yapmayı seçen edebi
dostluklar sayesinde ortaya çıkmıştır.



Size hem meydan okuyan hem de ilham veren birini bulun ve hayatınızı
onunla geçirin.

Yüzüklerin Efendisi ve Narnia Günlükleri
1926 yılında Oxford Üniversitesi'nde bir toplantıda tanışan C.S. Lewis
ve J.R.R. Tolkien'i birleştiren efsanelere ve mitlere duydukları
hayranlık olmuştu. Lewis Tolkien'le tanıştığında şöyle bağırmıştı,
"Ne? Sende mi? Bu dünyada tek kişi olduğumu sanıyordum..." İkili Grimm
Masalları, Ortaçağ ve Baltık destanlarını okuyarak büyümüşlerdi ve bu
hikayelerin çocuklardan çok evrensel doğrulara ait olduğuna
inanıyorlardı.
İkinci Dünya Savaş'nın başladığı yıllarda kendilerine bir çalışma
programı hazırladılar. Akşamları parklarda yürüyerek o gün okudukları
hakkında görüş alış verişinde bulunurlardı. Lewis "uzay yolculuğu"
Tokien de "zaman yolculuğu" hakkında uzmanlaşmak istiyorlardı.
Birbirileri üzerinde derin tesir bıraktılar. Tolkien fazla hayalci
bulduğu Lewis'e akılcı önerilerde bulunurdu. Lewis de asosyal
arkadaşının daha çok toplum içine çıkmasını sağlardı. Elbette teoloji
ve din konusunda görüş ayrılıkları da vardı ama bu el ele verip Narnia
ve Orta Dünya'yı yaratmalarına engel olamadı.

Çıplak Şölen ve Uluma
1943'te ortak arkadaşları Lucien Carr'ın tanıştırdığı Allen Ginsberg
ve William Burroughs Beat kuşağı olarak adlandırılan bir jenerasyonu
etkileyen eserlere imza attılar. Onları birleştiren uyuşturucu, seks
ve şiirdi. Yanlarına tuvalet kağıdına üç haftada yazacağı "Yolda"
kitabı ile ünlenecek olan Jack Kerouc'u da alarak 1945'te New York'ta
bir apartman dairesine çıktılar. Zira Ginsberg, Columbia Üniversitesi
yatakhanesinde uygunsuz durumda yakalandığı için okuldan
uzaklaştırılmıştı. Ginsberg eğitimine "Tanıdığım en entelektüel insan"
dediği Burroughs'un verdiği kitaplarla devam etti.

1950'lerin sonunda Tanca'da aldığı notları ve Ginsberg ile
mektuplaşmalarından yola çıkarak "Çıplak Şölen" kitabını yazan
Burroughs, kitabının edtörlüğünü de yakın arkadaşına teslim etmişti.
İkili bu sırada kısa süre aşk yaşasa da dost kalmakta karar
kıldı.Ginsberg bu dönemde "Uluma" şiirini yazdı ve büyük ün kazandı.

Cut up (dilimleme) tekniği ile iki ayrı sayfayı ortadan bölerek
yepyeni bir sayfada birleştirmeyi adet edinen Burroughs'un yazı tarzı
Ginsberg tarafından övüldü. Burroughs'un kurgu tekniği kimileri
tarafından 'şarlatanlık' olarak görüldü. Oysa Ginsberg yakın dostunu
edebiyatın Cezanne'ı olarak anmaya devam etti. Farklı şehir ve
ülkelerde
ölene dek görüşmeye devam eden dostlar birbirlerinden aldıkları güçle,
Amerikan edebiyatının köşe taşı sayılan roman ve şiirlere imza
attılar.

Yaşamın Ucuna Yolculuk ve Mektup Aşkları
Önceleri "Bir İntiharın İzinde" koyduğu son eserini yazarken duyduğu
dünya ağrısını dostu Leyla ile paylaşmıştı Tezer Özlü.

"Özverinin, kardeşlik duygusunun silinip, çıkar ilişkilerinin egemen
olduğu bir dünyada dostlar olmadan ne yapardık bilmiyorum." sözü
Leyla Erbil'in meslektaştan öte gördüğü dostlarına bakışını açıklar.

"Tezer ile iki konuda birbirimize söz vermiştik. İlki evlilik
kurumunu, kocaları, eşlerimizi anlatacağımız birer roman yazmaktı."
demiş ve ona verdiği sözü "Mektup Aşkları" romanını yazarak tutmuştu.
Tezer "Bu dünyada en yakın hissettiğim, beni coşturan dostum" diye
seslenirdi Leyla Erbil'e. Erbil de "Karşılıklı olarak yüreklerimizi
değiştirdik" diye sarıp sarmalardı dostluğunu.

26 Aralık 2017 Salı

En son gidenler

Sanıyorum o, biraz geçmişe kızgındı. Onu terk eden kadınlara, aldatılışına... En çok da kendine... Olur olmadık zamanlarda; mesela bir parkta yürüyüşe çıkmışken, bir dost evinde çay içerken, maç izlerken filan öfkesi alevlenir ve beni terslerdi. Önceleri kırılırdım bu yaptığına. Sonra gülmeyi öğrendim. Yine de başından beri, onu umursuyor görünmek için kendimle acıklı bir mücadeleye girişmiştim. Onun için üzülüyordum. İnatçılığının ve bıkkınlığının değişmeyeceğini seziyordum. 

Niye ayrılmadın o adamın yanından diyeceksiniz? Yorulmuştum... Kendi yörüngemde kalma isteğim eski arkadaşlarım tarafından 'davadan vazgeçmiş' gibi algılanmama sebep oluyordu. Bir yere varmıştım; burada kimse ile işim yoktu. Artık tabiat, toprak ana, düşlerim vardı. Yeni bir dünya... O sıralar daha çok, bir bulutun üzerinde göğün derinliklerine doğru süzülüyormuş gibi hissediyordum. Boşvermişlik gibi değil de... Pek kimselere ilişmemek ister gibi, diyelim. Mayın tarlalarından geçip türlü muharebeden sağ çıkmışsanız; kendinizi yedi ayrı alemde kovalayıp durmuş da hepsinin bir yansımadan ibaret olduğunu kavramışsanız... Zahir olana teslim olmuşsanız... Siz istemeseniz de biri gelip sizi bulduğunda, ısrarla kucağınıza yerleşmek istediğinde... Ne yaparsınız? 

Fuad ile birlikte olacaksam hem eski günleri taşımayı öğrenmem hem de bu yeni halimi kaybetmemem gerekiyordu. Bilen bilir, doğuştan tutarsız biriyim. Hem ak hem kara olsun; neşe ve keder kol kola yürüsün isterim. Ama kendime ait bir dengem vardır. Tüm çelişkili  zevklerimi yün iplikleri ile birbirine bağlamışım ben. 

Fuad hep bir başkası sayesinde nefes alanlardandı. Asalak demek istemem, ama aşkla beslendiğine inanan adamlardandı. Kaç kez yüzüne söyledim, senin aşktan anladığınla benimki bir değil. "Kimseninki bir değil kızım!" diye cevabımı yapıştırırdı. Zamanlaması iyiydi. Lafı gediğine koymakla mevzuyu kapatmayı tercih edenlerden. Susardım. Karşı çıkacaksam onla işim neydi? Fuad'ın yanında kalırsam mağaralardan uzak duracak, hep eski bir hayale tutuklu yaşayacaktım. 


Bir yarıktı burası. Ben geçmişi omuzlarımdan attığımda Fuad'ı da bırakacaktım. Bunu ikimiz de biliyorduk. Ama olmayacakmış gibi davranıyorduk. Aynı anda üç dört kadınla birden flört etmesine ses çıkarmayışım gibi... Her konuda yüzeysel olan bilgi dağarcığına rağmen, ona bir akademisyenden çok bir alim gibi davranırdım. "Sen hayran olursan diğerleri ağızları açık koşar peşimden" derdi. Benim fikirlerime duyduğu saygıdan çok, nasıl pazarlandığı ile ilgilenmesindendi.

Bu dünyaya çabucak gelmek için telaşa kapılmış bir velet olmama rağmen, bir hikaye bitmişse ilk sıvışanlardan olmuşumdur ben. Şimdi Fuad'ın hayatında 'en son giden' olmak işime mi geliyordu? Madem bu eski bedenle yeni ruhu birbirine eşleyemiyorum; yeni bir oyun düzenine ihtiyacım var, diye düşündüm. Fuad'ın seveceği birini bulmalı, onu Fuad'a hazırlamalı. Fuad aşka düştüğünü sanmalı. Yeniden gençleştiğine inanmalı. Birini bulacak Fuad'a hayranlık duymasını sağlayacak, sonra 'en eski yüzüme elveda' diyecektim.




17 Aralık 2017 Pazar

Umudun mahmuzu dokunsa ya bana

"Sevdiği bilginin kendisi değildi aslında; onun aldığı biçimi, yansıyan suretini seviyordu. Bir kitabı seviyordu çünki o bir kitaptı; kokusunu, ismini seviyordu onun. Bir elyazmasının silinmeye yüz tutmuş tarihini seviyordu, o garip, yabancı, gotik harflerini, çizimlerini cömertçe dolduran yaldızlarını, tatlı ve yumuşak rahiyasını mutlulukla içine çektiği tozla kaplanmış yapraklarını seviyordu."
Gustave Flaubert, Bibliyomani, Sel Yayıncılık

 Tuhaf mahluklardan sadece biri

I.

“Japon balığı solucanların üremesini engeller. Eğer avlanırken fazla yeme ihtiyacın olacaksa, onları uzaklaştırsan iyi edersin.” dedi Leyla. Okuldayken öğrencilerievdeyken ben, mutlaka biri boyunun ölçüsünü alsın diye uğraşırdı bu kadıncağız.

“Sana soran oldu mu?” diye çıkıştım. 

“Babamın garajdan çıkıp seninle gelmesini sağlamalısın Behzat. Bütün gün o kaynak makinesi ile ne yapıyor anlamış değilim.” Her konuda fikir beyan etmekten gocunmayan büyük ablam Gül, bunları söyledikten sonra, mutfak muşambasına mama bulamakla meşgul bebeğinin ağzını tıkamaktan geri durmadı. Ana oğul sanki evdeki tüm yemekleri herkesten önce silip süpürmeleri gerekiyormuş gibi hızlı hareket ediyordulardı.

Kadın milletine ait bütün uyuz huylar bizim damın altında bir araya gelmişti sanki. Leyla, Gül ve en küçük ablam, hayalet Nisa yalnızken bir nebze çekilir oluyorlardı. Ama bir arada olunca onları sevemiyordum. Bir kere bilgiçlik taslamak pek hoşlarına giderdi. Ayık gezdiğim nadir günlerden birinde içlerinden birinin ağzını burnunu kırmak arzusu ile doldum. Kim olduğunu hemen söylemeyeceğim, katil uşağı hikayenin sonuna dek saklamaya kararlıyım. 

Aciz bir albatrosa benzetirdi annem beni, hep aynı duvarlara çarpa çarpa körleşmiş bir kuşa... Hepimiz bu eve kısılıp kalmış gibiydik. Dışarı bir amaçla çıkan tek kişi, üç durak ötedeki lisede resim dersi veren Leyla idi. Bu bile ondan ölesiye nefret etmem için yeterli sebepti. Bir de üzerine hep aynı mavra, ana babayı suçlama...
 
“Annemle babamdan alacaklıyız. Tüm hayatımızın bu hale gelmesinin sorum
lusu onlar.”derdi. Ebeveynlerini suçlayan sonra da kendini yargılayan çocuklardık biz. 

Bu üçüne dayanamıyordum, koşup kitaplarıma sarılıyordum. Bu dünyada varsa yoksa kitaplarım, içlerine dalıp kaybolduğum derin ormanlarım...



"İnsan şu hayatta öylesine kötü günlerde, öylesine uğursuz zamanlarla sınanır ki, kime lanet okuyacağını bilemeyip göğe doğru haykırır. İnsanlar kadere kötü günlerde inanırlar." 
G.Flaubert, Bibliyomani



20 Kasım 2017 Pazartesi

Maç Sayısı


"Umut gayrete gülümser!" Emily Bronte , Uğultulu Tepeler

Birbirleriyle karşılaşmaması gereken insanlar vardır. Bir füzyona neden olurlar ve birlikte büyük bir değişimin önünü açarlar. Merve ile Banu’nun hikayesi biraz böyleydi. Kalabalık çevrelerde kendi yalnızlıklarına gömülmüş iki kadın... Her ikisi de hayatlarını değiştirecek atılımları geride bırakmışlar. Belli bir başarı sahibi olmuşlar; mevcut konumlarına iyice kurulmuşlar ve tehlikeli sulardan uzak durmaya and içmişlerdi.

Merve’yi bizim şirketin yeni reklam kampanyası için düzenlenen ajans toplantılarından birinde tanıdım. O zamanlar çok fazla çalışıyordum. Şirketin gelecek vaad eden çalışanları arasına girme hedefindeydim. Hayatımın anlamının, sürekli para kazanmak olduğu düşüncesini kafama yerleştirmeye çabalıyordum. Oysa derinlerden bir ses; benim için yelken açılacak başka sular olduğunu fısıldıyordu. Şimdi anlıyorum,hayat herkes için sonsuz seçenek sunuyor; ama biz kendi kafalarımızı kafeslerin içine hapsederek yan yolları görmez oluyoruz.

Merve ilk bakışta dikkat çekecek tiplerden değildi. İyi bir gözlemcinin dalga konusu olabilirdi pekala, üzerine iğreti duran kıyafetleri ve abartılı el kol hareketleri ile. Kelimeleri ağzında yuvarlayarak söylemeye çabalar; her fırsatta İngiltere’de okul bitirip geldiğini söylerdi. Madem bu kadar kendini satmaya meraklı; o halde konuşturayım şu hatunu, diye düşünmüştüm onu tanır tanımaz. Ben yaraları kaşımayı severim. Daha o gün Merve’nin bir dediği diğerini tutmayan, her seferinde anlattığı anıların yer ve zamanlarını değiştiren biri olduğunu çözmüştüm. Övünmek gibi olmasın, dikkatli bir metin yazarı olduğum söylenir.

Merve’nin uyduruk hayat hikayesindeki tuhaf ayrıntıların birbiriyle çeliştiğini yüzüne vurmak gibi bir görev edinmiştim kendime. Kendimden, rüyalarımdan kaçtığım ve kim olduğum ile yüzleşmediğim için o zamanlar fazlasıyla boş vaktim vardı. Bugün olsa yüzüne bakar güler geçerim, Merve gibilerin. Ama işte o zaman, içinde bulunduğu fanusbuğulanmış bir larva gibiydim.

İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğulu ailesinin yaşadığı apartmanda kocası ve oğlu ile yaşıyordu Merve. Liseden sonra ev kadını olmuş ve fakat bu kariyeri kendine yedirememiş, birçoklarından bir eksiği olmadığını fark ederek babasını sıkıştırmış da iki haftalığına Londra yakınlarında küçük bir okulun dil kursuna gitmişti. Ama o bu durumu Birmingham’da iletişim okudum, diye pazarlamayı tercih ederdi. Sorbonne önünden  geçerken kendini oradan mezun sayanların olduğu bir memlekette, onun hikayesini kimse garipsemiyordu. Garipseyecekler de yüz göz olmuyorlardı zaten. Ancak ben, Merve’deki ‘başka yerlerde olma arzusu’nu keşfetmiştim. Kendisini bir yere ait hissetmeyenler, benzer hisleri taşıyanları koklayarak bulurlar.


KARŞIBERİ

"Sürekli inceleyen ve gözleyen insanlar, inceledikleri ve gözledikleri şeylere karşı eleştirel bir tutum geliştirirler."
 Doris Lessing

Banu, roman kahramanı sayılacak kadınlardandı. Yanlış zamanda yanlış yerde olmuş, yaşamın kendisine yüklediği tüm zorluklara göğüs germiş ve olanca çıkmaz yoldan yeşil vadilere geçitler kurabilmiş biri... Hayranlık uyandırıcı biriydi. Henüz üniversitede okurken bunu biliyordum. Parlaklığı göz kamaştırırdı. Kendisinden güçsüz herkese kol kanat geren, önüne sunulanla yetinmeyen  ve hep farklı hikayeler peşinde koşan bir kızdı. Onun çevresinde olmak, maceralarına tanık olmak sonra da rüzgarına kapılarak sürüklenmek isterdiniz. Banu hızlı koştu. Hepimizden farklı olarak, hiç yorulmadı. İşler onun için kötü gittiğinde bile; haksız yere mahkemelere düşüp hapis cezaları aldığında dahi, "bak kızım fazla hayal kurarsan ağzına acı biber sürerler" diye anneler onu örnek gösterdiklerinde yani, hiç ama hiç pes etmedi.
Mücadelesinin bu topraklarda devam edemeyeceğini anladığı gün, en fazla, ülkeyi terk etti. O kadar... Başka bir ülkede hayallerini kovalamayı, yazmayı, insanların hakkını savunmayı sürdürdü. Üniversite sıralarında onun gibi cesur olmayı isterdim. Yıllar sonra hakkında edilen onca hakarete, sarfedilen onca iftiraya göğüs gererek ülkeye geri döndü. Her şeye sıfırdan başladı. Sokaklarda yürürken gülümsemeye, aynı onurlu yürüyüşüne devam etti. Banu ile hiç beklemediğim bir gün, yanımda Merve varken karşılaştım. Merve, hani şu kendine yalan biyografiler çizen ve nasılsa onların gerçek olduğuna başkalarını inandıran kadın...Kocasından ayrılmış, reklam sektörünün sevilmeyen ama aranan yaratıcı direktörlerinden biri olmayı becerebilmiş kadın. 

Bu iki farklı kadını tanıştıran benim. Vicdanımın bu yükle sızlayacağını bile bile, dünyaya ne yapacaklarına sessiz kaldığımı itiraf ediyorum. Çünkü hayat, tesadüflerini bizim kontrolümüz dışında hazırlar. Maç sayıları daha oynanmadan bellidir. Olana sessiz kalmak bir yoldur elbette. Eğer savaşmak ya da susmak yerine, işeyişe yardım ederseniz... Merve ile Banu'nun, bırakın ortak olacaklarına, aynı masada on dakika geçirebileceklerine bile inanmazdım. Çarık çarıkla sarık sarıkla olur sanırdım. Şimdi onlara bakıyorum... Bu iki ayrı ruhun yaptıklarına...Dünyadaki her şeyin bir sebebi olduğuna inanıyorum. Kızılderilinin dediği gibi,  
"Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür."

Yok bu değildi...

Hah, doğrusu şu olacak;
"Bir insanı küçük görmek akılsızlık, büyük görmek de korkaklıktır."


27 Ağustos 2017 Pazar

GÖZLERİNDEKİ PERDE


“Her şeyin bir zamanı var,” diye düşündü. “Ben hala bir yabancıyım ve belki de tuhaf görünüyorumdur. Ama bu girdabın içine sürüklenmem uzun sürmez.”
İntihar Kulübü, Robert Louis Stevenson



Tankut ile Eyşan tanışmalarının altıncı ayında birlikte yaşamaya başladılar. O zamana dek aralarında ortaya çıkan tüm anlaşmazlıkları çözmüş ve uyumsuzlukları kabullenmiş olduklarını sanıyorlardı. Birbirlerinin özel alanlarına saygılı davranıyorlar ve uğraşlarını destekliyorlardı. Politikadan sanata, bilimden spora hemen her konuda ortak fikirlere sahiptiler. Bu da aynı evi paylaşma kararı almalarında etkili olmuştu.

İlk pürüz evdeki eşyaların yerinin belirlenip sabitlenmesinde çıktı. Tankut salondaki yemek masasının üzerinde süs eşyası görmek istemiyordu. Buna karşılık televizyon sehpasının çevresi küçük kedi-fare bibloları ile kaplıydı. Banyoya giden holün üzerinde de kaplan fotoğrafları asılıydı. Evin muhtelif yerlerinde dik dik bakan kedi gözleri ile karşılaşmak Eyşan’ın asabını bozmuyor değildi. Yine de boya fırçalarının ve etamin kutusunun etrafta olmasına ses etmeyen Tankut’la bu kadar küçük şeyler yüzünden tartışmayacaktı elbet. Pürüzün krize dönüşmesine fırsat vermeden genç adamın ricası yerini buldu. Meşe masifine zaten hiç uymamış olan burgonya kuru gül vazosu ile bakır badem şekeri kasesi mutfak dolaplarından birinin derinliklerine kaldırıldı.

İki ev arkadaşı hangi öğünde ne yemek yiyeceklerinden tutun da hangi kanalı izleyip hafta sonları hangi rotada yürüyüşe çıkacaklarına dair hemen her konuda görüş birliğine varmışlardı. Sabahları aynı saatlerde kalkıyor, kahvaltıda haşlanmış yumurtaya koyu kahveyi katık ediyorlardı. Evden çıkmadan önce kendilerini bekleyen günün kısa bir kritiğini yapıyor ve her ne hikmetse birbirleri ile aynı renklerde kıyafetler giyiyorlardı.

Tankut’la aynı evde yaşamaya başlamadan önce mide ağrılarından şikayetçi olan Eyşan, uyguladıkları ortak diyet sistemi sayesinde her güne daha zinde uyandığı için kendini şanslı sayıyor, şükürlere doymuyordu. Genç kadın birlikte yaşamanın nasıl bir şey olduğunu soran arkadaşlarına “Kayıp siyam ikizimi bulmuş gibiyim. Canım yandığı anda hissedip bana telefon edecek kadar duyarlı biri.” diyordu.

İki kişi arasındaki bu uyuma nadir rastlanacağını söyleyip birbirlerini tebrik etmekten geri durmayan ev arkadaşları, bir akşam üzeri üzerlerinde çizgili pijamaları ile oturmuş en sevdikleri otomobil yarışlarını izliyorlardı. Göz ucuyla baktığı mobilya kataloğu hakkında fikir beyan etmekte olan Tankut beğendiği bir berjeri Eyşan’a gösterdi. Eyşan bu koltuğun perdelerle uyum sağlamayacağını söyledi. Bunun üzerine, vakit alışveriş yapmak için hayli geç olsa da; yeni perde almak üzere dışarı çıkmaya karar verdiler.

Alışveriş merkezinin kapanmasına iki dakika kala hayallerindeki perdeleri seçmişler ve kasaya yönelmişlerdi. O gece izlemeyi planladıkları Bela Lugosi filmini erteleyip eve döndüklerinde perdelerin yapımı ve yerleştirmesi ile uğraştılar. İşleri bittiğinde her ikisi de oldukça huzurlu biçimde yataklarına uzandılar.

Ertesi gün onları uyandıran telefonlarının alarmı değil, perdelerin düşme sesiydi. Yeni konukları yerlerini yadırgamış olacaktı. Durumu fazla ciddiye almadılar hatta Eyşan Japon perdelerinin rengi ve dokusu ile ilgili bir iki espri patlattı.

Akşam üzeri aynı saatlerde eve döndüklerinde sadece oturma odasındaki değil, çalışma odasındaki perdeleri de yerde buldular. Tankut perde asma çubuğunda bir sorun olduğuna emindi. Eyşan ise sorunun imalatçı firmadan kaynaklandığına inanıyordu. Ne kadar diretseler de biri diğerinin düşüncesine katılmadı. Akşam yemeğini ertelediler. Eyşan yatmadan önce çalışma odasına girip buradaki küçük peluş çita oyuncaklarını ortadan kaldırdı.

Perdelerin eve gelmesinden bir hafta sonra, artık ev arkadaşlarının birbirleri ile geçirdikleri zaman azalmaya başlamıştı. Sabah birbirleri ile konuşmadan evden ayrılıyor, akşam yemeklerinde farklı menüleri tercih ediyorlardı. Eyşan saçlarını kestirip kızıla boyatmış ve ofise yeni gelen İngiliz çocukla haftada üç kez dışarı çıkar olmuştu. Tankut duruma içerlediğini göstermek için genç kadının etamin ve boya kutularını ayakkabı dolabının üzerine kaldırdı. Eyşan oralı olmadı.

Havaların iyiden iyiye soğumaya başladığı günlerden birinde laf dinlemez perdeler, kendi odalarına çekilmiş iki arkadaşın arasındaki sessizliğe darbe indirdi. Bu sefer öyle gürültüyle yere düşmüşlerdi ki, ahşap zemin üzerinde oluşturdukları çizgiler ev sahiplerinin canını sıkmaya yetti. Tankut bu duruma daha fazla dayanamayacağını söyleyip perdeleri yerlerine zamklamaya yeltendi. Eyşan eskiden hayatının anlamı olarak gördüğü adama tanımaz gözlerle baktı. Tek laf etmeden banyonun duş kabininde asılı kedi armalarını kazımak üzere harekete geçti.

Günler geçti. Japon perdeleri kendilerine ait bir dil tutturmuşçasına belli zamanlarda asılı bulundukları kanatlardan kendilerini kurtarmayı ve özgürlüklerini ilan etmeyi sürdürdü. Tankut çalıştığı mimarlık şirketinden terfi alarak şehir merkezindeki yeni caminin inşa gurubuna katıldı. Neredeyse tüm vaktini ofiste geçirir olmuştu. Eyşan ise işten arda kalan vaktini dil kursları ile dans dersleri arasında pay ediyordu. Birbirlerinin yüzlerini iki üç haftada bir gören iki ev arkadaşı, yaşam alanlarını derin çizgilerle ayırdılar. Sınırı belirlemek için, elbette ki asi japon perdelerini kullandılar. 



Fotoğraf: Muhsin Akgün