20 Temmuz 2017 Perşembe

ROLE HAZIRLANMANIN 10 DEĞİŞİK YOLU



Çıkan Kısmın Özeti: 
Bir internet haber sitesinde çalışan kahramanımız, patronunun yazlık evinde yardımcılık görevi alınca huysuzlanır. Haftasonu için hazırlanmak üzere ailesiyle yaşadığı eve gelir. Alt komşusu Zahter teyzenin beklenmedik bir konuğu vardır. Sürekli "iyi giyinmesi" yönünde telkinler alan kahramanımız acaba sinirini kimden çıkaracaktır?
     

                                                          Beyaz Takım Elbise

Sanıyorum annemin mahallenin hatırı sayılır terzileri arasında olması ve küçüklüğümde neredeyse tüm vaktimi onun amatör moda evinde geçirmem hasebiyle, bu giyim kuşam işi fazlasıyla asabımı bozuyordu. Anneme prova mankenliği yaptığım zamanların ruhumda derin yarıklar oluşturduğunu kendime itiraf etmem bile uzun zamanımı almıştı. Buz patencisi, rahibe, ça ça dansçısı, hemşire... Türlü kılığa sokardı kadıncağız beni. Sonra da fotoğraflarımı çeker, üstümde denediği kostümleri mahalleliye satmaya çalışırdı. Bir mahalle düşünün ki, neredeyse tüm çocuklar hafta sonları acayip kıyafetlerle sokaklarda salınıyor. En çok canımı sıkan da böyle tuhaflıkların hep bizim valide ile peder tarafından yumurtlanmasıydı. Niye normal bir aile olamıyorduk? Biraz yaş alıp ergenliğe girince beni rezil rüsva eden ebeveynlerime karşı isyan bayrağını çekecektim. Ne olursa olsun, annemin diktiği elbiseleri giymeyecektim. Yırtık pırtık dolaşmakta ne vardı? İnsanlar beni dış görünüşümle değil, ruhumla değerlendirsinlerdi...

Üniversite zamanında iyiden iyiye kitaplara gömüldüm. Gri tişörtle kargo pantolonu ana kıyafetim olarak belirledim ve nereye gidersem gideyim bu tercihime sadık kaldım. Bir sorun yaşadığımı söyleyemem hani. Yeni çalışmaya başladığım bilgisayar başı işimde de gri bir deri haline gelen giysilerimin bir problem yaratmayacağına dair inancım tamdı. Lakin patronum üzerimdekileri döküntü buluyor, bu konuda beni uyarmaktan çekinmiyordu. Hukuk işinde olup adalete kafa yormak yerine elemanlarının 'prezantabl' görünmesine takmış bu adamı önceleri duymazdan geldim. İşimi düzgün yapıyor, disiplinli çalışıyordum. Öyleyse ofis içinde şıkıdım şıkıdım gezmeden de varolabilirdim, değil mi? Yazlık evdeki hafta sonu davetine iştrak etmem istenene kadar iyi idare ettim. Ama artık işimi kaybetmek istemiyorsam benden isteneni yerine getirmekten başka çarem olmadığının ayırdına varmıştım.

Neyse hatırlarsınız, kendisinin gizli bir teşkilata üye olduğunu ilan edip benim avukatın evindeki davette köstebeklik yapmamı isteyen izbandutla birbirimize baka kalmıştık. Çam yarması, önündeki giysi hurcunu açtı ve göz kamaştırıcı beyaz bir takım elbiseyi önüme serdi. Kumaşın cinsi harika, kesim on numaraydı. Biraz heyecanlandığımı kabul ediyorum. Yine de bu elbiseyi giyecek olmaktan çok, teşkilatın benden istediği ile daha ilgili görünmem gerektiğini hemen hatırlamayı başarabildim.

"Diyelim sizinle çalışmayı kabul ettim. Bilgi taşımaktan başka nasıl bir beklentiniz var benden?"

Gördüğünüz gibi sevgili okur, pazarlığa girişmekte vakit kaybetmeyi hiç sevmem. Bu sorum karşısında çam yarması açıklamaya girişti...
"Haftasonu davette geleceğin politikacısı olmak üzere seçilmiş genç bürokratlar önemli iş adamlarına ve medya patronlarına takdim edilecekler. Avukatın amacı, bu bürokratlara destek toplamak. Böylelikle ülke yönetiminde söz sahibi olmak. Bürokratlar arasında bıçkın bir kenar mahalle kabadayısı dikkatinizi çekecektir. Oldukça karizmatik, ağzı iyi laf yapan birisidir. Karısı ve kızları daha önce avukatın ofisini ziyaret ettiler anımsayın. Bu aileye kendinizi sevdirmenizi istiyoruz. Ayrıca bürokratın iş adamları tarafından benimsenmesini engellemeniz gerekiyor. Ne yapın edin, onun seçilmesini önleyin."

Adamın bu sözleriyle beni bir gülme tuttu. Söz konusu teşkilatın akıl küpü olduğu aşikardı. Benim gibi bir acuzeden ülkenin kaderini değiştirme beklentisi içine girmişe, başka ne denir ki?

"Karşılığında ben ne elde edeceğim?"

"Sizin hayalinizdekinden de parlak bir gelecek..."

Adam üstü kapalı imalar ve belirsiz vaatler üzerine doktor yapmış vesselam. Kendini tehlikeye at, diyor. Ancak bunu ne için yapacağımı söylemiyor. Oradan fazla mı salak görünüyorum acaba?
"Biraz daha açık konuşsanız..."

"Eğer bu görevde bize yardım edip söz konusu bürokratı gözden düşürürseniz, eğitimini aldığınız alanda yani sinema sektöründe çalışmanızı sağlayacağız. En iyi yönetmenlerle iş birliği yapmak, parlak performanslar sergileyen bir sanatçıya dönüşmek ve yazdığınız öykülerin prestijli dergilerde yer bulması sizin için sıradan hale gelecek. Fırsatları iyi değerlendirip beş yıl içinde şan, şöhret ve manevi tatmine kavuşabilirsiniz."

Karşımdaki izbandut neyine güveniyordu da, benim böyle göz boyayan bir gelecek düşüne sahip olduğumu sanıyordu? Ya benim bunlarla alakasız bir isteğim varsa? Mesela ömrümü br kütüphane görevlisi olarak geçirmeyi arzu ediyorsam? Ya kafamdaki cennet imgesi, bir açık ofiste dolanıp oyun konsolları içeriği düzenlemekten ibaretse? Küstah bir sırıtışla izbandutu geri püskürtmeye hazırlanıyordum ki Zahter teyzenin oğlu Cemil odaya damlayıverdi.
"Selam, demek tanıştın üst komşumuz Serap ile. Nasıl, dediğim kadar varmış değil mi? Serap çocukluğumuzdan beri mahallemizin en yetenekli oyuncusudur. Kendisi inkar eder, ama üstüne giydiği kılığın da, canlandırdığı rolün de hakkını verir. Tiyatro ekibimizin ondan daha iyi bir aktris bulacağını sanmam. Eee Serap, sen oyunu nasıl buldun?"

İşler arapsaçına dönmüştü. Bu yaşadığım nasıl bir şuur kaybıydı bilemiyorum. Dilim tutulmuş, aklım medcezirlere sürüklenip geri gelememişti. Öyle kala kaldım. İzbandut yardıma koştu.
"Henüz oynayacağımız oyunu anlatmaya başlamadım. Ama iyi sponsorlar bulduğumuzu, güzel bir sahnede prova yapacağımızı söyledim. Role hazırlanma süresini 10 hafta olarak belirledik. Bu esnada değişik yöntemler uygulayacağız."

Cemil heyecanla izbandudun lafının devamını getirdi,
"Ben de yönetmen asistanlığı yapacağım. Yalnız annem hoş karşılamaz diye bir şey söylemedim. Sana sorarsa ders çalışıyoruz falan dersin. Artık tekstin ismini açıklayalım mı yönetmenim, ha?

Haftaya : Çift taraflı ajan olabilmenin ihtimalini yokluyorum...


                                                                                  Fotograf: Muhsin Akgün

15 Temmuz 2017 Cumartesi

GÜLÜCÜK GİYENLER CEMİYETİ



Çıkan kısmın özeti:
Bir internet haber sitesinde editörlük yapan kahramanımızı bıraktığımızda, patronu olan avukatın hafta sonunda yazlık evinde vereceği davette çalışmak üzere görevlendirilmişti.

                                                                            ****

“Eğer bir kıza doğru ayakkabıyı verirseniz, o dünyayı bile fethedebilir.” Marilyn Monroe


                                                            Gizli Teşkilat

Giyim kuşamın memleket sathında fazlasıyla önem arz ettiğini öğrenerek büyüdüğümden patronun "Giyimine dikkat et!" lafına alınmadım. Canımı sıkan hafta sonumu, adamın sonradan görme karısının buyruğu altında oradan oraya koşturarak geçirecek olmaktı. Garsonluk mu yapacaktım, yoksa misafirleri eğlendirmek için jonglörlük icra etmem mi istenecekti?
Bir büyük belirsizlik...
Maceraya atılmayı seven biri olsam da, kodaman heriflerin ve onların içi geçmiş karılarının arasında ne gibi bir serüvenin izini sürebilirdim?
O Cuma günü, iş çıkış saatimin gelmesini iple çektim. Ofisten ayrılmak üzereyken sekreter Zeynep,
"Bu Memnan beyin evine gitmen için taksi parası. Ha unutmadan, giderken resmi bir kıyafet giymen isteniyor. Konuklar üst düzey olacakmış." diye beni uyardı.

Eve dönüş yolunda elbette ki bindiğim üç otobüste de oturacak yer yoktu. Ben de zihnimi, patronun yazlık evinde yaşanabilecek olaylarla ilgili tuhaf teorilerle doldurdum. Kim bilir, belki de ben yersiz işkilleniyordum. Önemli konuklarla ayak üstü röportaj falan yapmam istenebilir, bunlar da siteye haber diye girilebilirdi pekala. Ne yazık ki içimden bir ses, bu tür iyimser hayallere hayatımda yer olmadığına dair beni uyarıyordu. O sıralarda çarkıfeleğin iflas ya da pas durağında pineklemekte inat eder gibi bir halim vardı. Ne zaman yüksek sayılara, şanslı olaylara rastlayacaktım? Daha kaç zaman kaderimle bahse tutuşmayı öğrenememiş olmamın acısını, uyuz tiplere uşaklık ederek çıkaracaktım?

Bu düşünceler içinde eve vardım. Annemle babam hafta sonunu geçirmek üzere uzak akrabalarımıza gitmişti. Kardeşlerim de durumdan istifade evi savaş alanına çevirmişti. Bir yandan gardırobumun derinliklerinde resmi bir takım elbise arıyor diğer yandan evi toplamaya çalışıyordum. Zaten olmayan tadım tuzum iyice bulamaç haline gelmek üzereydi ki, kapı çaldı.
Gelen alt komşumuz Zahter teyze idi.
"Kızım bizim oğlan arkadaşıyla İngilizce sınavına hazırlanıyor. Ama nasıl yapsınlar bilemiyorlar. Sen gelip bir yardım etsen?"

Zahter teyzeye hem yaşından hem de serseri evladına karşı gösterdiği sabırdan ötürü hürmet beslemekteydim. Ricasını hemen yerine getireceğimi söyleyip kıyafet seçme işini erteledim. Alt kata indim. Yaşlı kadının yaklaşık on yıldır gemicilik okuyan oğlu Cemil'in odasının kapısını çaldım. Yalnız kapı açıldığında karşımda sümsük Cemil değil de, onun iki katı kadar olan bir izbandut, pos bıyıklı bir ağabey ile karşılaştığımda kısa süreli bir şok geçirmedim değil.

Karşımdaki çam yarması hemen lafa girdi;
"Hanımefendi beni tanımazsınız. Cemil de pek iyi tanımaz zaten. O ve ailesi ile yakınlaşmamın nedeni sizinle irtibata geçebilmekti. Bir süredir Memnan Sürüngel'in yanında çalıştığınızı biliyoruz. Kendisinin hafta sonunda düzenleyeceği toplantıya sızmamızın tek yolu sizinle işbirliğinde bulunmak."

Hani mutlaka izlemeniz gereken listelerinin gediklisi beylik repliklere boğulmuş filmlerde kahramanın dilinin tutulduğu an vardır... İşte an, tam o andı. Bir şey diyemeden kekekledim ben de...
 "Nasıl yani?"

"Sizin pek yetenekli bir öğrenci olduğunuzu fakat idealinizdeki işi bulamadığınız için mutsuz olduğunuzu biliyoruz. Eğer teşkilata yardım ederseniz biz de size yardım edeceğiz?"

"Ne... Nasıl?"

"Size aktaracağım tüm bilgiler bu bavulun içinde..." diyerek yanındaki koca sandığı işaret etti izbandut. Sonra bir es verdi ve beni bastan aşağı süzüp de gördüğünü beğenmemiş bir eda takınarak üst dudağıyla cık cık efekti boğmalı cümlelerini püskürttü üzerime;
"Tahmin ediyorum ki dolabınızda uygun kostümünüz bulunmuyor. Endişeye mahal yok! Toplantıda giymeniz için özel beyaz bir takım elbise ayarlandı. Denemek ister misiniz? Tam ölçülerinize göre..."

Neler olup bittiğinin farkında değildim ama dellenmek için yer arıyordum. Aradığım fırsat, herkesin kafama kaktığı kıyafet mevzusu ile karşıma çıkmıştı işte... Bana zevksiz ve rüküşsün mü, demek istedi bu şapşal dev? Demek ki benim en güzel giysimin gülücüklerim olduğundan habersizdi. E o halde, artık sivri dişlerimin tadına bakma zamanı da gelmişti.



Haftaya: Absans mı Afoini mi ? 
                Aklım mı dilim mi? 
                Bu yaşadığım nasıl bir kayıp ki, ya'rabbi? 

7 Temmuz 2017 Cuma

DEĞERSİZ DOSTLUKLAR LİSTESİ


O zaman her şey kuvvet mücadelesine katılır; 
Kuvvet hırs olur, hırs da aç gözlülük; 
Ve bu aç gözlülük, bu hiç değişmeyen kurt, 
Hırs ve kuvvetle giderek güçlenir,
Her şeye saldırır ve her şeyi yer yutar, 
Sonunda da kendi kendini kemirir
      Troilus ve Cressida , Shakespeare


 Yirmi bir yaşında falan olmalıyım. Milyon tane hayalim var. Ama bunları yapabilecek ekipman elde yok. Tiyatroda tutunamamışım. Sinemada asistanlık yapmak için fazla naif, idealist ve dikbaşlıyım.  Kısaca ne yapacağımı bilmez haldeyim. O yaşlarda tüm yollar kilitlendi, dünyanın sonu geldi düşüncelerinin kafayı kafese alması normal tabi.

Neyse... Güç bela bir işe girdim. Masa başı bir iş, ama dört vesait değiştirip Teşvikiye’den Çekmece’deki babaevine gidiyordum. Pestilim çıkıyordu. Her gün, “Burada ne işim var?” diye kendime soruyordum. Çalıştığım yer, pek meşhur bir ceza avukatının paravan bir şirketiydi. Görünürde, ecnebi memleketlerde teknoloji okuttuğu oğlu oyalansın diye; esasen de aba sopa yazılarıyla ortamlara korku salınsın diye açılmış bulunan haber sitesi kılıklı bir yer... Kullandığımız ofisin yarısında stajyer avukatlar var, diğer yarısında da gün boyu haber girişi yapan kızlar. Burada bazen redaksiyon yapıyor, arada bir derleme haberlere imza atıyordum.

Avukatın arkası sağlamdı. Büroya giren çıkan diplomat, gazeteci, bürokratın haddi hesabı yoktu. Bir gün iki eline sığdıramadığı poşetlerle orta yaşlı, türbanlı bir kadın ve iki kızı kapıdan girdiler. Avukat efendiyi görmek istediklerini söylediler. Sekreter kız telaşa kapıldı. Gelen hanımefendi ve kerimelerine bir yerden kırmızı halı bulup buluşturup yollarına seremediği için ezilip büzüldü.  Bu hareketlilik dikkatimi çekmiş olacak, ferah feza ofisimizi dolduran lavanta kokusu ve gözlerimi kamaştıran sedefli brokar efekti ile masamdan başımı kaldırdım. Olan biteni izlemeye koyuldum. Bu çekinilen eşrafın kimliklerini çözmeye çalışıyordum. Merakıma yenildim. Semtteki tüm giysi dükkanlarını soydukları belli olan bu hatunlar avukatın odasına girer girmez, ön banko diye anılan sekreter masasına damladım.

“Hayrola Zeynep, kim bu gelenler?”
“Hanımefendi Belediye Başkanımızın eşidir. Kendisi avukat beyin üçüncü kuşaktan amcasının kızı olur.” dedi Zeynep. İçeri çay kahve taşıma derdine düşmüş garibankızcağız, başka da bir şeycikler demeden mutfağa koşturdu.

Sonraki günler bizim ofise gelen kerli ferli adamların artışı, avukatın odasına giren nüfuzlu kimselerin çoğalması dikkatimi çekti. Bir de haberlerin muhtevası da değişmeye başlamıştı. Astroloji ve yaşam haberlerinin yerini bile yaşadığımız belediye ile ilgili haberler alır olmuştu. Haber sitesindeki haber akışını ve haberlere tıklanma sayısını sürekli takip eden patron Avukat bir gün odasına çağırttı beni.
“Hafta sonu Terkos’taki villamda önemli bir davet verilecek. Siz de orada olup benim hanıma yardımcı olun.” deyiverdi.

Ne olduğumu anlayamadan, masabaşı işinden yazlık ev temizliğine terfi edivermiştim. Öfkemi yüzümden silmede henüz yeterli tecrübe sahibi olmadığım için kaşlarımı çatıp sormuş olacağım;
“Ne iş görülecek?” 

İkinci üniversitemi okuyormuşum, yazı çizi işini halletmek için orada işe alınmışım falan sanıyorum da... Hepsi lafı güzaf.
Hava civanı burada basma  ikile der gibi,
“Hanım anlatır, giyimine dikkat et” deyip çıkarıverdi adam odadan beni.

... 
Arkası haftaya
...

6 Temmuz 2017 Perşembe

İntikam Melekleri


Sinemamızın fakir ama gururlu olduğu yıllar... Fatma Girik henüz küçük bir kız, figürasyondan geliyor, hayat arkadaşı yönetmen Memduh Ün’ün de desteğiyle zirveye tırmanıyor. Bitmek tükenmek bilmez bir enerjisi var. Diyelim zor beğenen bir rejisörle uçurumdan yuvarlanma sahnesi çekecek. Otuz kez aşağı yuvarlanıyor. Gıkını çıkarmadan tepeye tırmanıyor, saçını makyajını kendisi düzeltiyor. Yırtılmış elbisesini kendi eliyle dikiyor. Günün sonunda yorgun ama mutlu, yatağına uzanıyor.
Hemen her türü denemekten çekinmeyen yönetmen Metin Erksan’la İntikam Meleği Hamlet filmini çekecekler. Meslekleri için kendilerini paralamakta beis görmeyen iki deli... Yerel olanı belgesel gerçekliğine yakın bir sinema diliyle anlatmayı başaran Erksan, bu uyarlamasında Fatma Girik’ten bir silahşör, bir dişi kurt, bir öç makinesi yaratıyor. Boncuk gözlü güzel Fatma coştukça coşuyor. Kendisini kadın olduğu için hor görenlere tahammülü yok.

Yirmi yıl önce İstanbul Üniversitesi’nde sinema televizyon okuyordum. Kamera ya da kurgu dersine giren eğitmenlerimiz ilk ders konuşmalarında;
“Sarılık olmayı, sabahlara dek çalışmayı göze almayan kızlar şimdiden vazgeçsin” derdi. Benzer bir konuşmaya başka eğitim kurumlarında da rastladım. Şaka ile karışık olsa da, “Kadın yönetmenlerin dillerini bulması zaman alır.” gibi sağlaması olmayan önyargılar dile getirilirdi. Niye kızlara özel konuşma yapıldığını bir türlü anlayamıyordum. 

Setlerde çalışmaya başladığımda dramalar çok izlenir olmuştu artık. İşgücü ihtiyacı çoğalınca, kör cinsiyetçiler pısıp deliklerine saklandılar. Çenelerini açarken daha dikkatli davranmak zorunda kaldılar. Kadının alımgücünün artması senarist ve yapımcıları daha güçlü kadın figürler yaratmaya itti. Çoğu zaman kafası karışık kadınlardı bunlar. Neyse ki bugün hayatın onlar adına karar almasını beklemeyip yola çıkacak kadar cesur kadınlar daha çok izleniyor.

Elbette ki görsel hikayecilikte tıpkı yazılısında olduğu gibi bireyin kimliği önemlidir. Çünkü biricik öykümüzü anlatırken kendimizden yola çıkarak dünyayı anlamaya çalışırız. Yaşımız, cinsiyetimiz, kökenimiz hepsi hikayemizi belirleyen unsurlardır. Ama bunları yan unsur değil de ana malzeme olarak alırsak, kısır anlatıcılar olmaya mahkum oluruz. Kendi hikayeni cinsel tercihlerinle değil, kalbinle yazarsın. Hayatta da böyle olmalıdır.

KENDİNE YARDIMCI DEĞİL KÖLE ARIYORSUN!

Bu yılın gişede yüzü gülen filmlerinden Wonder Woman’da “Dünyanın daha barışçı bir yere dönüşmesi” için pes etmeyen bir kadın karakter izliyoruz. Yüzyılın başında kadınların sadece sekreterlik mesleğine mahkum edilmesini eleştiren film "Bence siz yardımcı değil kendinize köle arıyorsunuz" diyerek iş hayatında kadınları dışlayan erkekleri de bir güzel paylamaktan çekinmiyor.

Bayan Sloane filminde de birlikte çalıştığı ekibi kurtarmak için kariyerini feda eden bir karakterle karşılaşmıştık. Yaptıklarının cezasını çekmek için hapse giren Sloane, “Erkek mahkumlar gibi birbirimizi bıçaklamıyoruz. Onun yerine yardımlaşma kulüpleri, üretim gurupları kuruyoruz.” demişti. Dişi hormonlarının şiddetten çok şefkate yatkın hisler yarattığı kanıtlanmış durumda.

Çok az kadın karakter kıstırılmış duygu durumu içinde iken intikam peşinde hayatını heder eder. O intikam duygusunu besleyen bir miras hissi (Arya Stark), bir kendini gerçekleştirme hissi (antigone) vardır. Tabiatın damarlarına sirayet etmesine izin veren kadın erkek farketmez, her cinsin bağışlayıcı bir davranış şekli benimseyeceği açıktır. İyiden iyiye karanlığa gömülürken daha affedici olmaktan başka çaremiz yoktur.

*Fotoğraf: T. Kavlakoğlu , Aşk ve Ceza


11 Mayıs 2017 Perşembe

MUCİZELERİN KESKİN UCU



Bazı yüzler göründüklerinden daha açık seçik olurlar. Kederle kahkahayı bir arada yansıtma yeteneğine doğuştan sahip olurlar. Sinema böyle yüzler içindir. Nimet böyle yüzleri hep kıskandı. Kendisi bir göz yaşı ve bir gülücük için, yüzündeki yirmi kasın her birini ayrı ayrı çalıştırmayı öğrenmek için yıllarını verdi.


“Yeni bir şeyler var mı?”

En haz etmediği soru cenazede de karşısına çıkınca Nimet kaçacak delik aradı. Oysa bir aktris için görünmek her şeydir. Kim olduğunuzdan çok, nasıl ve ne sıklıkta göründüğünüz önemlidir.

Merhum Ferzin Sahir’in hayal artıklarını toplamak üzere cami avlusunda toplanmış olanlar arasında en cazibelisi Nimet’ti. Üzerinde sponsor giyim firmasından henüz aldığı sportif şıklık taşıyan kılığı ile cenazenin gösterişli simalarındandı. Uzun ceketini bir davette giymek sözüyle modacısından koparabilmişti. Bu cenaze de bir çeşit davet değil miydi?

Nimet tedirgindi. Azer Deniz ile Mahbube Vadim bundan önceki cenazede sergiledikleri içli performans sayesinde, iki filmdeki kıdemli rollere yatmıştı. Öyleyse Nimet Bulunmaz’ın da AVM’lerde paparazzi peşinde koşmak yerine; burada kendini göstermesinden daha doğal ne olabilirdi. Kalın çerçeveli siyah gözlüklerini çıkardı. Beyinlerini yıkamak için tanıdık işverenlerin konuşlandığı çardağa doğru yürüdü.

Nimet Bulunmaz, katıldığı bir yarışmada sinema güzeli seçilip aventürlerle yola başlamıştı. Ne meydanlarda sendikacılarla kol kola yürüyen solcu yıldızlar gibi politik bilinci vardı ne de özel bir sinema yüzü... Sadece güzeldi. Güzelliğinin de bir gün yetersiz kalacağını daha başlangıçta sezdi. İlk filmi “Ses ver Yüreğim”in gösterime girmesinin ardından on beş ay boyunca hiç iş teklifi almadı.

Nafile bir çaba ile menajer büroları ile yapım tezgahları arasında mekik dokuyordu. Sonunda telli babalara gitmekten yoruldu. Herkese akıl vermeye pek meraklı katana Ena’nın aklına uydu. Elmacık kemikleri iyi ışık almıyor, karga burnunun alnına oranı perdede iyi durmuyordu. Soluğu ameliyat masasında aldı. Önce yüzünü törpületti. Sonra kemikleri yontuldu ve nihayet tüm boşlukları doldurttu. Nimet Bulunmaz kendini baştan tasarladı.

Beyazcamın hükümranlığını ilan etmesiyle yedinci sanatın altın yıllarının bittiği iddia edilir. Nimet Bulunmaz, bu safsatalara güler geçerdi. Rüyaların da onları üreten fabrikaların da çapaksız olacağını ifade eden kimseye metelik vermezdi. Her şeyin bir zamanı vardır. Bir tek şey hariç! Sinema, zamanla ilgili değildir. Para ile ilgilidir. Tüm o güzel kostümler, arabalar, evler, aşklar... Parlak ve ihtişamlı olan her şey sermayenindir. Sermayeyi eleştiren küçük bütçeli filmler bile sermayenindir. Eskiyen ne varsa; baharlara bulanıp bankerlerle ve kredilerle donanıp taptaze geri döner. Çingene mahallesinde büyümüş bir kızcağızdan başka ne düşünmesini beklersiniz. Nimet hiç bir zaman adalete inanmayacaktı. Mucizeler olurdu olmasına da, bir uçları mutlaka derinizi keserdi.

Nimet Bulunmaz’ın kariyerini karizmasına borçlu olduğu sanılırdı. Oysa o minyatür elektrotlar olmasa bir hiçti. Kendi isteklerini sanki başkalarının şahsi arzularıymış gibi onlara kabul ettirmesini öğrendi. Hipnozdan mikrodalgaya tüm zihin yönetme işlemlerini çalıştı. Herkes yalan söyler. Nimet gibilerin farkı, yalanları onun değil de sizin uydurduğunuzu, düşünmenizi sağlamalarıdır. Nimet'in hiç dostu olmadı. Ama büyük bir aşk yaşadı. Dillere destan olanlarından. Halil Anason, şiirli konuşan, buza yatmayı çamura yatmaya yeğ tutan bir sinemacıydı. Her kesimden dostu vardı. Nimet onun bir sözünü aldı sür manşetin altına spot attı.

 “Sanki herkes yas içinde. Bu gaddar girdapta boşuna yolculuk. Suskunluklar ülkesinde, küçük rütbeli ayıları izle. Takma kafanı, bu bizimki yalandan solculuk!”


Jardin Majorelle , Marrakech 2014

10 Nisan 2017 Pazartesi

Dostu olanın aynaya ihtiyacı olur mu hiç?

Dilşad Çelebi için...


"Genç Marx" filminde Marx ile Engels'in tanışmaları şöyle resmediliyor. Henüz gençliklerinin deli dolu günlerini sürmekte olan iki idealist, yayıncı bir tanıdıklarının evinde karşılaşırlar ilk kez. Birbirlerini şöyle bir süzerler. Bir iki nükte edip dürterler. Hemen sonra bir birahaneye gidip kadehleri yuvarlar, karşılıklı hayranlık ve eleştirilerini sıralarlar. Sevdikleri kadınlar dışında kimse onlara inanmazken ne kadar güçlü biçimde birbirlerinin fikirlerinin arkasında durduklarını izleriz. "Engels ile aramda öylesine yakın ve yürekten bir ilişki var ki kimsenin bu ilişkiye müdahale etmeye hakkı yoktur.” der Karl Marx her defasında aralarını bozmaya çalışanlara.Ardından da kitleleri peşlerinden sürükleyecek yola girerler zaten. Henüz Engels "Das Kapital"i yazması için dostu Marx'a maddi destek sağlamaya başlamamıştır. Mektuplaşmalarından da biliyoruz ki her ikisi de, doğru bildikleri hayatı yaşamak için birbirleriyle yola çıkmaktan başka şansları olmadığını ilk tanıştıkları anda sezerler.

Dostumuz bize kim olduğumuzu söyler.
Çoğunlukla bizde ne eksikse dostumuzda fazlasıyla vardır. Diyelim çok cesuruz, düşünmeden adım atıyor ve de risk almaktan korkmuyoruz.
Dost şeçtiğimiz kimse endişeleri ve sağlam adımları ile bize başka seçenekleri de hatırlatır. 


Dostumuz bize yeni yollar açar , bazen kanatlandırır göğe uçarız birlikte. Bazen de bizi derin kuyulara atar. Ne olursa olsun hayatı dolu dolu yaşamak için dostlara ihtiyacımız var.

Dostluk ilişkileriyle güçlenen sanat akımlarına çok rastladık. Cemal Süreya'da ne eksikse Turgut Uyar'da vardı. Edip Cansever'de de... Tuncel Kurtiz, şair dostu Cahit Irgat'ın mısralarını daha yürekten seslendirirdi. Günümüzde duygularını makinelere, akıllı telefonlara kaptırmayanlar için sağlam dostluk müessesesi hala işlerliğini koruyor neyse ki...

Dostlar iyi ki var, dostu olmayanın ne çok eksiği var!

Filmlerini izlemeye doyamadığım Bruce Lee mesela... Gerçek bir insan olmayı dostlarından öğrenmese,  canlandırdığı o süper kahramanı yaratamayacağını söylemiş. Hiç kimsenin kusursuz olamayacağını, işte tam da bu nedenden dolayı güzel olduğunu belirttiği bu ifadesini çok seviyorum;

"Ben Bruce Lee'yi seviyordum ama onun gölgesi olmayı da istemiyordum, bu yüzden kendimi kanıtlamak için bu filmlere başladım. Bruce Lee bir kahramandır, ben değilim. Ben her zaman hayata gülerim. Bruce Lee, güçlü bir tekme savurur, ben ıskalarım. O müthiş bir yumruk yapıştırır, ben gene ıskalarım. Kısacası ben Bruce Lee'nin tam zıddı oldum."

Yaşasın kusurlu dostluklar!


*Tangier, Morocco  2014