11 Mayıs 2017 Perşembe

MUCİZELERİN KESKİN UCU



Bazı yüzler göründüklerinden daha açık seçik olurlar. Kederle kahkahayı bir arada yansıtma yeteneğine doğuştan sahip olurlar. Sinema böyle yüzler içindir. Nimet böyle yüzleri hep kıskandı. Kendisi bir göz yaşı ve bir gülücük için, yüzündeki yirmi kasın her birini ayrı ayrı çalıştırmayı öğrenmek için yıllarını verdi.


“Yeni bir şeyler var mı?”

En haz etmediği soru cenazede de karşısına çıkınca Nimet kaçacak delik aradı. Oysa bir aktris için görünmek her şeydir. Kim olduğunuzdan çok, nasıl ve ne sıklıkta göründüğünüz önemlidir.

Merhum Ferzin Sahir’in hayal artıklarını toplamak üzere cami avlusunda toplanmış olanlar arasında en cazibelisi Nimet’ti. Üzerinde sponsor giyim firmasından henüz aldığı sportif şıklık taşıyan kılığı ile cenazenin gösterişli simalarındandı. Uzun ceketini bir davette giymek sözüyle modacısından koparabilmişti. Bu cenaze de bir çeşit davet değil miydi?

Nimet tedirgindi. Azer Deniz ile Mahbube Vadim bundan önceki cenazede sergiledikleri içli performans sayesinde, iki filmdeki kıdemli rollere yatmıştı. Öyleyse Nimet Bulunmaz’ın da AVM’lerde paparazzi peşinde koşmak yerine; burada kendini göstermesinden daha doğal ne olabilirdi. Kalın çerçeveli siyah gözlüklerini çıkardı. Beyinlerini yıkamak için tanıdık işverenlerin konuşlandığı çardağa doğru yürüdü.

Nimet Bulunmaz, katıldığı bir yarışmada sinema güzeli seçilip aventürlerle yola başlamıştı. Ne meydanlarda sendikacılarla kol kola yürüyen solcu yıldızlar gibi politik bilinci vardı ne de özel bir sinema yüzü... Sadece güzeldi. Güzelliğinin de bir gün yetersiz kalacağını daha başlangıçta sezdi. İlk filmi “Ses ver Yüreğim”in gösterime girmesinin ardından on beş ay boyunca hiç iş teklifi almadı.

Nafile bir çaba ile menajer büroları ile yapım tezgahları arasında mekik dokuyordu. Sonunda telli babalara gitmekten yoruldu. Herkese akıl vermeye pek meraklı katana Ena’nın aklına uydu. Elmacık kemikleri iyi ışık almıyor, karga burnunun alnına oranı perdede iyi durmuyordu. Soluğu ameliyat masasında aldı. Önce yüzünü törpületti. Sonra kemikleri yontuldu ve nihayet tüm boşlukları doldurttu. Nimet Bulunmaz kendini baştan tasarladı.

Beyazcamın hükümranlığını ilan etmesiyle yedinci sanatın altın yıllarının bittiği iddia edilir. Nimet Bulunmaz, bu safsatalara güler geçerdi. Rüyaların da onları üreten fabrikaların da çapaksız olacağını ifade eden kimseye metelik vermezdi. Her şeyin bir zamanı vardır. Bir tek şey hariç! Sinema, zamanla ilgili değildir. Para ile ilgilidir. Tüm o güzel kostümler, arabalar, evler, aşklar... Parlak ve ihtişamlı olan her şey sermayenindir. Sermayeyi eleştiren küçük bütçeli filmler bile sermayenindir. Eskiyen ne varsa; baharlara bulanıp bankerlerle ve kredilerle donanıp taptaze geri döner. Çingene mahallesinde büyümüş bir kızcağızdan başka ne düşünmesini beklersiniz. Nimet hiç bir zaman adalete inanmayacaktı. Mucizeler olurdu olmasına da, bir uçları mutlaka derinizi keserdi.

Nimet Bulunmaz’ın kariyerini karizmasına borçlu olduğu sanılırdı. Oysa o minyatür elektrotlar olmasa bir hiçti. Kendi isteklerini sanki başkalarının şahsi arzularıymış gibi onlara kabul ettirmesini öğrendi. Hipnozdan mikrodalgaya tüm zihin yönetme işlemlerini çalıştı. Herkes yalan söyler. Nimet gibilerin farkı, yalanları onun değil de sizin uydurduğunuzu, düşünmenizi sağlamalarıdır. Nimet'in hiç dostu olmadı. Ama büyük bir aşk yaşadı. Dillere destan olanlarından. Halil Anason, şiirli konuşan, buza yatmayı çamura yatmaya yeğ tutan bir sinemacıydı. Her kesimden dostu vardı. Nimet onun bir sözünü aldı sür manşetin altına spot attı.

 “Sanki herkes yas içinde. Bu gaddar girdapta boşuna yolculuk. Suskunluklar ülkesinde, küçük rütbeli ayıları izle. Takma kafanı, bu bizimki yalandan solculuk!”


Jardin Majorelle , Marrakech 2014

10 Nisan 2017 Pazartesi

Dostu olanın aynaya ihtiyacı olur mu hiç?

Dilşad Çelebi için...


"Genç Marx" filminde Marx ile Engels'in tanışmaları şöyle resmediliyor. Henüz gençliklerinin deli dolu günlerini sürmekte olan iki idealist, yayıncı bir tanıdıklarının evinde karşılaşırlar ilk kez. Birbirlerini şöyle bir süzerler. Bir iki nükte edip dürterler. Hemen sonra bir birahaneye gidip kadehleri yuvarlar, karşılıklı hayranlık ve eleştirilerini sıralarlar. Sevdikleri kadınlar dışında kimse onlara inanmazken ne kadar güçlü biçimde birbirlerinin fikirlerinin arkasında durduklarını izleriz. "Engels ile aramda öylesine yakın ve yürekten bir ilişki var ki kimsenin bu ilişkiye müdahale etmeye hakkı yoktur.” der Karl Marx her defasında aralarını bozmaya çalışanlara.Ardından da kitleleri peşlerinden sürükleyecek yola girerler zaten. Henüz Engels "Das Kapital"i yazması için dostu Marx'a maddi destek sağlamaya başlamamıştır. Mektuplaşmalarından da biliyoruz ki her ikisi de, doğru bildikleri hayatı yaşamak için birbirleriyle yola çıkmaktan başka şansları olmadığını ilk tanıştıkları anda sezerler.

Dostumuz bize kim olduğumuzu söyler.
Çoğunlukla bizde ne eksikse dostumuzda fazlasıyla vardır. Diyelim çok cesuruz, düşünmeden adım atıyor ve de risk almaktan korkmuyoruz.
Dost şeçtiğimiz kimse endişeleri ve sağlam adımları ile bize başka seçenekleri de hatırlatır. 


Dostumuz bize yeni yollar açar , bazen kanatlandırır göğe uçarız birlikte. Bazen de bizi derin kuyulara atar. Ne olursa olsun hayatı dolu dolu yaşamak için dostlara ihtiyacımız var.

Dostluk ilişkileriyle güçlenen sanat akımlarına çok rastladık. Cemal Süreya'da ne eksikse Turgut Uyar'da vardı. Edip Cansever'de de... Tuncel Kurtiz, şair dostu Cahit Irgat'ın mısralarını daha yürekten seslendirirdi. Günümüzde duygularını makinelere, akıllı telefonlara kaptırmayanlar için sağlam dostluk müessesesi hala işlerliğini koruyor neyse ki...

Dostlar iyi ki var, dostu olmayanın ne çok eksiği var!

Filmlerini izlemeye doyamadığım Bruce Lee mesela... Gerçek bir insan olmayı dostlarından öğrenmese,  canlandırdığı o süper kahramanı yaratamayacağını söylemiş. Hiç kimsenin kusursuz olamayacağını, işte tam da bu nedenden dolayı güzel olduğunu belirttiği bu ifadesini çok seviyorum;

"Ben Bruce Lee'yi seviyordum ama onun gölgesi olmayı da istemiyordum, bu yüzden kendimi kanıtlamak için bu filmlere başladım. Bruce Lee bir kahramandır, ben değilim. Ben her zaman hayata gülerim. Bruce Lee, güçlü bir tekme savurur, ben ıskalarım. O müthiş bir yumruk yapıştırır, ben gene ıskalarım. Kısacası ben Bruce Lee'nin tam zıddı oldum."

Yaşasın kusurlu dostluklar!


*Tangier, Morocco  2014

12 Şubat 2017 Pazar

Yılan adası

Yeryüzünde ademoğluna yasaklanmış bir takım yerler oluğunu biliyor musunuz?


Bunların bazılarında robotlar tarafından nükleer bir takım deneyler yapılıyor bazılarında soyları tükenmesin diye koruma altına alınmış canlılar yaşıyor. Birinde ise ölümcül yılanlar var. Brezilya yakınlarındaki Yılan Adası olarak anılan adadan söz ediyorum. Adaya soluklanmak için inen kuşlar, zehirli engerekler tarafından boğuluveriyorlar. Bu adaya düşen kızıl gerdanlı nar bülbülleri gibi hissetmiyor musunuz son günlerde? Kaderler kardinal olmuş, ağaç perileri yolu unutmuş.

Karanlık bir korku her yanımızı sardı. 'Genel Sakatlama Dairesi'* hepimizi eşit kılmak vaadiyle yaşamlarımızı iki sözcük arasına kilitledi. 

Totaliter rejimlerin ilk kurbanlarının kadınlar arasından çıkacağını biliyorduk. 
"Erkekler kadınların kahkahasından korkar, kadınlar ise erkekler tarafından öldürülmekten..." diyordu yazar Margaret Atwood. Karanlıkta bile kahkaha atmaktan çekinmeyen kadınların haline bakın. Bundan yedi yıl önce ilk çığlığı duyduk. Zaman kristal döngüsünü tamamladı, şimdi topun ağzında herkes. Cinsiyet, ırk, mezhep tanımayan bir dil, iki sözcükten onun istediğini seçmemiz konusunda bizi zorluyor. Şeytanları tepemize salmakta beis görmüyor. Onun istediğini seçmezsek başımıza gelecekler sadece işsiz, aşsız bırakılmak olmayacak belli ki... 

Zenginler de ağlar 

Her an aç kalma tehlikesiyle yaşayan yoksul insanlar kolaylıkla kışkırtılıyor. Ezildikçe daha da itaatkar olan insanlıkla defalarca karşılaştı dünya tarihi. Açın halinden tok anlar mı? Şaşırtıcı olan, yoksula daha az yemesini öğütleyerek onu aşağılayandır. Sefalet ve yoksulluk öyle onur kırıcıdır ki, halinin ve ızdırabının farkına varmaz ağzı kokan. Çoğunlukla bir başkasının ona "Bak bu durumda olmanın nedeni bu" demesi gerekir. Onunla aynı ayakkabıyı girip, bir mil yürüyüp aynı dili konuşarak anlatsa da; yiyecek yemek bulamayan kafası çalışmadığından anlatılana inanmaz, anlayamaz da...

Bir de zengin olanlara bakalım. Bugünlerde gazetelerde dükkan kapatan restoran sahiplerinin, eski bekasını yitiren sanat simsarlarının röportajlarına sıkça rastlıyoruz. Yaşamlarının her anında kendi kontrollerinde olmayan şeylerin merhametine kaldıklarını yeni yeni farkeden zavallıcıklara... Rüzgar daha hızlı esse, havanın gidişi değişse gemisi aniden batan ve sosyal konumundan olanlarla doldu taştı çevremiz. 
Oysa bir insana kendinden başka hiçbir şey zarar vermemelidir. Hep görmezden geliyorz da, sadece kalbimiz ve aklımızdakiler bizi mahvedebilir. Korkusuz korkaklık gibi.

Despotluk karşısında herkes adaletsizliğe uğrar. Bugün ne yoksul ne de zengin rahat. Bugün hepimiz mutsuzuz. Bugün bizi iki sözcüğe mahkum kılan da, geleceğimizin her iki sözcükle karanlığa boğulacağını biliyor. Halk, halk için ve yine halk tarafından sopalanıyor. 

Dünya çapında  işsizliğin, ademoğlunun icat ettiği makineler yüzünden arttığı ortada. Yakında birbirimizi yememize gerek kalmadan makineler bizi hüpletecek. Kurtuluş belki de Oscar Wilde'ın dediği gibi robotların köleleştirilmesinde yatıyor. Robotlar iş yaparken insan da kendisi olabilecek diyor. 


Ütopyalar güzeldir

Hadi biraz güzel hülyalara dalalım. Robotlar tüm pis işleri yerimize yaparken insanlık ne yapacak? Kendisi olacak! Üreterek, orman ve bahçelerde yemişlere ve çiçeklere dalarak yaşayacak.

İşte o zaman kul hakkı yemenin vebalini ödeyenlerin başına gelenler hatırlanacak. Bir gün bahçeleri içinde gülümseyen insanlar, torunlarına şöyle anlatacak:

"Kul hakkını yiyenler sonunda kendi başlarını da yediler."




*Genel Sakatlama Dairesi: Kurt Vonnegut Jr. 'ın "Harrison Bergeron" öyküsünde yer alan bir kurumun adıdır. Kurum tüm insanları eşit kılmak için diğerlerinden farklı özellikte bulunanlara sakatlayıcı aletler takar. Örneğin daha zeki olanların kulaklarına düşünceleri önleyici gürültü yayan kulaklıklar takmak veya güzel balerinlerin yüzlerine maske ile ayaklarına ağırlık külçeleri yerleştirmek gibi olağan görevler edinmiştir.







30 Ocak 2017 Pazartesi

Çıplak gerçek

Bu memlekette, ikinci şansını arayanlar sevilmez.
Belki de doğuya has bir şeydir bu. Şark, düştüysen  o düştüğün yerde bilgeleşmeni bekler senden. Yeni bir yolda mı yürüyeceksin o halde; "kimseyi sömürmeden, tabiatın gücüyle eskiyi kucaklamasını bil!", der bir nevi.
Hollywood aktör eskileri bit pazarına nur yağdırırken ve "Terminatör"ünden "Aloha"sına 'geri dönüş' öyküleri şefkatle kucaklanırken bizim buralarda; "Ah, sahip olduğum her şeye sıkı sıkı sarılmalıyım ki bende onun gibi olmayayım." yorumları ile daha sık karşılaşırsınız.

Aldığımız her karar ve seçimlerimiz bizi başka patikalara sürüklüyor. En güzeli de hayatın tek bir doğrusunun olmayışı. 30'larından sonra kendine yeni yollar açacak cesarete sahip o kadar çok insan tanıyorum ki, bence bu harika!
Evet, çoğunluğu bir arpa boyu yol gidemedi. Çünkü bir mesleğe çocuk yaşta adım atanlar Üsküdar'ı çoktan geçmişti. Ama onlar da diğerlerinin sahip olmadığı bir şeylere sahipler artık. Arka çıkışları ve kenar mahalleleri görme kabiliyetine... Kendilerine verdikleri sözü tuttukları için mutlular. Yanılsalar da denedikleri için, özgüvenleri de artmış durumda.

Biraz cesur davranıp eski ve yeni hayatları arasında bir denge kurmaya çalışanları ise sanki daha zor bir macera bekliyor gibi. Kendilerine söyledikleri yalanlarla yüzleşmek... İşte 'çıplak gerçek' tokadını burada suratınıza yapıştırıyor. Kimse suratında tokat iziyle dolaştığının görülmesini istemiyor. Ama sağlam tokatlananlar birbirilerinin yüzünü de bakışlarını da çok net okuyor.

Aldığım en tuhaf tavsiyelerden biri şuydu geçen hafta; "insanların gözlerinin içine dik dik bakma!"
Zaman zaman yerlere düşen edebi aramak için gözlerimi kaçırıyorum ben de... Ama biliyorum ki
çocukluğumdan beri hazinem, o bakışlarım... Ruhlarda hikaye arıyorum. Dilin ve sözcüklerin büyüsünün peşinde dolanıyorum. Tüm evrenlere seyahat edebilmemin yolu da o bakışlarda gizli.  Öykü-seyyahları gibi...

"Bir hayata birkaç hayat sığdırırsan eğer bir kaç aşk da sığdırırsın" gibi bir şeyler demişti, çapkın Mae West.
Düşmek ve kalkmak arasında, insanların ne dediklerini umursamadan alışkanlık ve hayallerimize tutunmaktır bizi devam ettiren.

Kendisini kandırmadan yürüyen ve suratındaki tokadı saklamayan insanları izlemeyi seviyorum.

Böyle insanların hikayelerini anlatmaya çalışıyorum.


Malaga, Spain, 2012

17 Ocak 2017 Salı

Behiye Gelince...





Behiye ile ilişkimiz tuhaf ilerliyor... Bazen mezara kadar paçamı bırakmayacakmış gibi geliyor, yaka silkiyorum. Bazen de onu anımsatan bir şey uzun süre karşıma çıkmadıysa, işler yolunda değilmiş gibi hissedip ürküyor, etrafı yokluyorum... Philip Seymour Hoffman'ın "Along Came Polly"de canlandırdığı Sandy Lyle karakteri gibi manyak bir aktör eskisine dönüşmem umarım :)))

Fazla anlam atfetmek mi? Evet, öyle! "2 Genç Kız"ın zaman zaman güzel tesadüflerle ziyarete gelmesine bayılıyorum.



Teşekkürler İsmail Karadoğan ve Sekrat, sözleriniz bu kıza yakışmış:)

16 Ocak 2017 Pazartesi

Benimle resminin arasına girme!



“Meral: İyi ama o aşık olduğun, benim resmim.
Halil: Sen resmin değilsin. O benim dünyama ait bir şey.
Meral: Korkundan böyle konuşuyorsun.
Halil: Evet korkudan... Ben resmine değil sana aşık olsaydım belki benimle alay edecektin. Halbuki resmin bana iyilikle bakıyor. Ebediyen bakacak. Benimle resminin arasına girme!”
Sevmek Zamanı, Metin Erksan



13 Ocak 2017 Cuma

Hiçbir eylem boşuna değildir

    Bilinmeyen bilinenleri açıklamaya meraklı filozof Zizek, günümüzdeki kıyametin versiyonları metninde üç tip kıyamet teorisinden bahsetmişti... Hristiyan kökten dinci, new age ve tekno dijital post-human. İnsanlığın ulus devletlere duyduğu sabır ve güvenin eksildiği zamanlarda ne yapmalı? Peki hapsolduğumuz çıkmazlardan ve gözümüzün önünde durmasına rağmen kavrayamadığımız gerçeklerden ne haber? Eğer bu yaşadığımız günler tarihin işaret ettiği gibi değişim sancıları çekmeyi gerektiriyorsa; biz oyunun kurallarını belirleyelim, derim. 

Kıyamet gelmeden az önce, yapayalnız kalıp tek bir ışık hüzmesi göremesek de, kendimizden başka biri için çalışmak bizi insan yapar.

   Milet şehir düzeninden yadigar birbirine açılan sokaklarıyla ünlü Manhattan’da, az kişinin bildiği tuhaf müze evler vardır. İki yıl önce bir üniversitede senaryo yazarlığı dersleri aldığım için Upper West Side’da yaşıyordum. Tatil günlerimde elime aldığım müzeler kitapçığımla adanın güney doğusuna gider, tarihi karakterlerin evlerini ziyaret ederdim. Bu müzelerin çoğu mesenler ve gönüllü destekçiler tarafından idare edilen yerlerdir. Bir iki tanesinde şöyle garip panolarla karşılaşmıştım;

“Bazıları diğerlerine yük olmak için dünyaya gelmiştir! Eğer siz de böyle düşünüyorsanız alttaki düğmeye basıp ışıkları yakın!”
veya...
 “Sadece beyaz olanı severiz!”

Ah be ne ülke, ırkçılığa kılıf bile aranmıyor, dediğim çoktur. Ama yeni dünyanın kıvanç kaynağı bu adada, karşıt görüşlerin dansı meşhurdu. İnternet yoluyla bir araya gelen çeteciklerin aktivistçilik oyunları mesela... Adsız alkolik derneklerinde kendini eğleyemeyen sıkıntılı insanlar için oksijen tüpü gibiydi buralar. Merakıma engel olamayıp bazılarına katıldım. Bir tanesi sinema mezunlarından oluşmuş bir film kulübüydü ve eylem olarak yukarda sözünü ettiğim pano yazılarını vb. başka bir esere dönüştürmeyi seçiyorlardı. Her hafta bir film ödev olarak verilir ve o filmde aktörlerin otoriteyle mücadelesi örnek alınarak, eylem planları yapılırdı. Tabi müzeler korunaklı yerler olduğundan dikkatli hareket etmek gerekirdi.

  Benim en sevdiğim müzikli polisiye film “Sound of Noise” (Yaşamın Ritmi) olduğundan bu film söz konusu edildiğinde yapılacak eyleme kayıtsız kalamadım. Filmi izleyenleriniz vardır belki. Kısaca özet geçeyim... Sanatkar ailesi tarafından anlaşılamamış sağır bir polis memurunun, şehri terörize eden gerilla perküsyonistlerle yaşadığı kedi fare oyununu konu alır film. Mizah, gerilim, müzik ne ararsanız var içinde. Neyse işte bir hafta bu filmdeki ekip gibi enstrümantal bir eylem yapmak üzere “Merchant’s House” adlı müzedeki heykel görünümlü boruları seçti bahsi geçen grup. Ben de önce bir saha araştırmasına çıktım. Böyle acayip ‘eser’ler gördüğümde yüksek sanat nedir ucuz sanat nedir, diye önce afallıyorum. Sonra da, sanat sokakta güzel, deyip geçiyorum. Müzede borular zincirlerle kaplı ve üstlerinde latinleri rencide edecek bir takım semboller asılı. Hasılı, çocuklar işkillenmekte haklı.

  Eylem günü geldi. Müzik aletleriyle müzenin önüne gidildi. Filmdeki gibi bir mini-vanımız yok tabi. Bildiğiniz elimizde gitarlar, üflemeliler var. Bende bir numara yok, ama arızalı bir hal çıkarsa gözcülük edeceğim. Bekledik durduk. O günkü anaokulu ziyaretini hesaba katmadığımızdan müze önünde ağaç olduk. Sonunda pes edip eylemi sonlandırdık.

  Uygulamaya geçemeyen başarısız bir eylemi ihbar etme ya da muhasebesine girişme gayesinde değilim. Zira yakında devam filmi gösterime girecek olan “Blade Runner” (Bıçak Sırtı) atmosferini yakalamış dünyada böyle pembe hayallere, komik eylemlere ne hacet, dersiniz. Bombalar arasında süren olağanüstü bir yaşamda savrulurken bu toprklarda hem de... Ama basit olan güzeldir. Düşünmesi bile güzel...

Her hangi bir eylemimizin adalet getireceğine inanmasak bile ... atacağımız adımların boş olduğunu  bilsek bile... yine de seslenmeliyiz göğe...

HAYIR! 

Artık memleketimizde bu son dönemeç ve bunun  farkında değilsek... 
Yuh bize!



     

5 Ocak 2017 Perşembe

Gammaz yürek


Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

Ölünce kirlerimizden temizleniriz,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz.

Orhan Veli Kanık, Ölüme Yakın – “Yenisi, 1947




 Cuma -Bugün

Bir iki yıl içinde büyük bir felaketle karşılaşacağımızı biliyorum ama herkes benim şeytan dilli olduğumu söyler.. Dinlemezler beni! Huysuz, dengesiz bir cenabet düşünün... Benim işte o! Bugün Karaköy’de henüz inşaat halinde olan Ginsberg Palas'ta içimdeki irini akıtıp göz yaşlarımı dindirmeye çalışmakla meşgulüm. 
Ah dedim biraz önce, "Hatun, gittikçe yaşlanıyorsun ve kendine acımaktan başka bir şey gelmiyor elinden. O kadar zen safsatası öğrenmene, kişisel gelişim kursu devirmene rağmen bir adım ilerleyememişsin yani."

Yirmi yıl önce berbat bir belaya bulaştım ben. Bedel ödeme günü yaklaştı. Yapayalnız geçen yirmi yılın affı mümkün mü?

***
Hiçbir şeyden şikayet etmeye hakkım olmadığını işiterek büyüdüm. Ailemin suç ve bahane kavramlarını gündelik dillerinde baş köşeye yerleştirmelerinden olsa gerek, neredeyse tanıdığım herkesin nefes almaya benden daha çok hakkı olduğunu düşünüyordum. Hayatımı sürdürmek için hafif bir intikam oyunu icat ettim. Adeta şeytanın yattığı yeri belleyip eşe dosta kök söktüren bir bela kesildim. Yapay bir kavga yaratmak ve bağırıp çağıranları izlemek en büyük keyfimdi mesela. İnsan öfkelendikçe yaşıyordu sanki. Daha çok, insanların çirkinleşen yüz ifadelerini ve sararan benizlerindeki dalgalanmaları takip etmek hoşuma giderdi aslında. O yüzden aralarında aşktan öte bir şey gördüğüm iki insanı, birbirinden ayrı yollara sürüklemek ve onların darmadağın oluşlarını izlemek benim için festival gibi... Olmalıydı... Olmadı. 

Alen ile Suzan ben onları ayırdıktan yirmi yıl sonra Karaköy’ün birtakım pestenkerani otellerinden birinde bir araya geldiler. Kıyamet turizmi satıcılarının ortasında, tüm varoluş saçmalıklarından nemalanmaya çalışan meraklı kuru kalabalığın arasında, yine birbirlerini buldukları her an olduğu gibi, zamanı durdurdular. Kimsenin onlara erişemeyeceği sarp bir yamaçta ikisinin de ruhu kırmızı bir balona dönüşüp göğe yükselmiş gibiydi.  İşte o zaman ayrıldıkları anı anımsadım. 

Alen’in gözlerinde insanların ondan çekinmesini sağlayan aynaları vardı. Ne olduğunuzu aynen yüzünüze vuran bakışlar. Kırılmıştı onlar. Dumanlar arasından efsunevinin iki yalnız perisi süzülmüş Suzan'ın gözlerine yerleşivermişti. Suzan, o yılların biraz olsun durduramadığı o fermanlı deli... O bile derin bir ana hapsolmuştu. Zeus’un gazabından bile korunacak bir güç kalkanı vardı çevrelerinde bu ikisinin. İzlediğim bu sahne beni öylesine şaşırtmıştı ki, bir ihanet yalanı ile onları kandırdığımı bilmeme rağmen nasıl olup da hala birbirilerine sevgiyle bakabildiklerini anlamadım. İçimdeki kıskançlık daha da büyüdü. Bu iki insanın gözlerinde bir pişmanlık belirtisi aradım. Aşklarını kenara atmışlıklarından doğan bir pişmanlık... Bulamadım. Geçen yıllarına dair hiçbir keder hissetmeden, öfke gütmeden ama şefkat de göstermeden baktılar. Belki birbirilerinden ayrı geçirdikleri tüm o zamanı bakışlarına kazıdılar. Bir dudak bükülmesinde bir göz seyirmesinde hasret, bulmayı bekledim. Belki onların birbirleirne olan bakışlarında yeryüzünün anlamını görmeseydim daha az acı çekerdim.

Foto : casablanca ,