6 Temmuz 2017 Perşembe

İntikam Melekleri


Sinemamızın fakir ama gururlu olduğu yıllar... Fatma Girik henüz küçük bir kız, figürasyondan geliyor, hayat arkadaşı yönetmen Memduh Ün’ün de desteğiyle zirveye tırmanıyor. Bitmek tükenmek bilmez bir enerjisi var. Diyelim zor beğenen bir rejisörle uçurumdan yuvarlanma sahnesi çekecek. Otuz kez aşağı yuvarlanıyor. Gıkını çıkarmadan tepeye tırmanıyor, saçını makyajını kendisi düzeltiyor. Yırtılmış elbisesini kendi eliyle dikiyor. Günün sonunda yorgun ama mutlu, yatağına uzanıyor.
Hemen her türü denemekten çekinmeyen yönetmen Metin Erksan’la İntikam Meleği Hamlet filmini çekecekler. Meslekleri için kendilerini paralamakta beis görmeyen iki deli... Yerel olanı belgesel gerçekliğine yakın bir sinema diliyle anlatmayı başaran Erksan, bu uyarlamasında Fatma Girik’ten bir silahşör, bir dişi kurt, bir öç makinesi yaratıyor. Boncuk gözlü güzel Fatma coştukça coşuyor. Kendisini kadın olduğu için hor görenlere tahammülü yok.

Yirmi yıl önce İstanbul Üniversitesi’nde sinema televizyon okuyordum. Kamera ya da kurgu dersine giren eğitmenlerimiz ilk ders konuşmalarında;
“Sarılık olmayı, sabahlara dek çalışmayı göze almayan kızlar şimdiden vazgeçsin” derdi. Benzer bir konuşmaya başka eğitim kurumlarında da rastladım. Şaka ile karışık olsa da, “Kadın yönetmenlerin dillerini bulması zaman alır.” gibi sağlaması olmayan önyargılar dile getirilirdi. Niye kızlara özel konuşma yapıldığını bir türlü anlayamıyordum. 

Setlerde çalışmaya başladığımda dramalar çok izlenir olmuştu artık. İşgücü ihtiyacı çoğalınca, kör cinsiyetçiler pısıp deliklerine saklandılar. Çenelerini açarken daha dikkatli davranmak zorunda kaldılar. Kadının alımgücünün artması senarist ve yapımcıları daha güçlü kadın figürler yaratmaya itti. Çoğu zaman kafası karışık kadınlardı bunlar. Neyse ki bugün hayatın onlar adına karar almasını beklemeyip yola çıkacak kadar cesur kadınlar daha çok izleniyor.

Elbette ki görsel hikayecilikte tıpkı yazılısında olduğu gibi bireyin kimliği önemlidir. Çünkü biricik öykümüzü anlatırken kendimizden yola çıkarak dünyayı anlamaya çalışırız. Yaşımız, cinsiyetimiz, kökenimiz hepsi hikayemizi belirleyen unsurlardır. Ama bunları yan unsur değil de ana malzeme olarak alırsak, kısır anlatıcılar olmaya mahkum oluruz. Kendi hikayeni cinsel tercihlerinle değil, kalbinle yazarsın. Hayatta da böyle olmalıdır.

KENDİNE YARDIMCI DEĞİL KÖLE ARIYORSUN!

Bu yılın gişede yüzü gülen filmlerinden Wonder Woman’da “Dünyanın daha barışçı bir yere dönüşmesi” için pes etmeyen bir kadın karakter izliyoruz. Yüzyılın başında kadınların sadece sekreterlik mesleğine mahkum edilmesini eleştiren film "Bence siz yardımcı değil kendinize köle arıyorsunuz" diyerek iş hayatında kadınları dışlayan erkekleri de bir güzel paylamaktan çekinmiyor.

Bayan Sloane filminde de birlikte çalıştığı ekibi kurtarmak için kariyerini feda eden bir karakterle karşılaşmıştık. Yaptıklarının cezasını çekmek için hapse giren Sloane, “Erkek mahkumlar gibi birbirimizi bıçaklamıyoruz. Onun yerine yardımlaşma kulüpleri, üretim gurupları kuruyoruz.” demişti. Dişi hormonlarının şiddetten çok şefkate yatkın hisler yarattığı kanıtlanmış durumda.

Çok az kadın karakter kıstırılmış duygu durumu içinde iken intikam peşinde hayatını heder eder. O intikam duygusunu besleyen bir miras hissi (Arya Stark), bir kendini gerçekleştirme hissi (antigone) vardır. Tabiatın damarlarına sirayet etmesine izin veren kadın erkek farketmez, her cinsin bağışlayıcı bir davranış şekli benimseyeceği açıktır. İyiden iyiye karanlığa gömülürken daha affedici olmaktan başka çaremiz yoktur.

*Fotoğraf: T. Kavlakoğlu , Aşk ve Ceza


11 Mayıs 2017 Perşembe

MUCİZELERİN KESKİN UCU



Bazı yüzler göründüklerinden daha açık seçik olurlar. Kederle kahkahayı bir arada yansıtma yeteneğine doğuştan sahip olurlar. Sinema böyle yüzler içindir. Nimet böyle yüzleri hep kıskandı. Kendisi bir göz yaşı ve bir gülücük için, yüzündeki yirmi kasın her birini ayrı ayrı çalıştırmayı öğrenmek için yıllarını verdi.


“Yeni bir şeyler var mı?”

En haz etmediği soru cenazede de karşısına çıkınca Nimet kaçacak delik aradı. Oysa bir aktris için görünmek her şeydir. Kim olduğunuzdan çok, nasıl ve ne sıklıkta göründüğünüz önemlidir.

Merhum Ferzin Sahir’in hayal artıklarını toplamak üzere cami avlusunda toplanmış olanlar arasında en cazibelisi Nimet’ti. Üzerinde sponsor giyim firmasından henüz aldığı sportif şıklık taşıyan kılığı ile cenazenin gösterişli simalarındandı. Uzun ceketini bir davette giymek sözüyle modacısından koparabilmişti. Bu cenaze de bir çeşit davet değil miydi?

Nimet tedirgindi. Azer Deniz ile Mahbube Vadim bundan önceki cenazede sergiledikleri içli performans sayesinde, iki filmdeki kıdemli rollere yatmıştı. Öyleyse Nimet Bulunmaz’ın da AVM’lerde paparazzi peşinde koşmak yerine; burada kendini göstermesinden daha doğal ne olabilirdi. Kalın çerçeveli siyah gözlüklerini çıkardı. Beyinlerini yıkamak için tanıdık işverenlerin konuşlandığı çardağa doğru yürüdü.

Nimet Bulunmaz, katıldığı bir yarışmada sinema güzeli seçilip aventürlerle yola başlamıştı. Ne meydanlarda sendikacılarla kol kola yürüyen solcu yıldızlar gibi politik bilinci vardı ne de özel bir sinema yüzü... Sadece güzeldi. Güzelliğinin de bir gün yetersiz kalacağını daha başlangıçta sezdi. İlk filmi “Ses ver Yüreğim”in gösterime girmesinin ardından on beş ay boyunca hiç iş teklifi almadı.

Nafile bir çaba ile menajer büroları ile yapım tezgahları arasında mekik dokuyordu. Sonunda telli babalara gitmekten yoruldu. Herkese akıl vermeye pek meraklı katana Ena’nın aklına uydu. Elmacık kemikleri iyi ışık almıyor, karga burnunun alnına oranı perdede iyi durmuyordu. Soluğu ameliyat masasında aldı. Önce yüzünü törpületti. Sonra kemikleri yontuldu ve nihayet tüm boşlukları doldurttu. Nimet Bulunmaz kendini baştan tasarladı.

Beyazcamın hükümranlığını ilan etmesiyle yedinci sanatın altın yıllarının bittiği iddia edilir. Nimet Bulunmaz, bu safsatalara güler geçerdi. Rüyaların da onları üreten fabrikaların da çapaksız olacağını ifade eden kimseye metelik vermezdi. Her şeyin bir zamanı vardır. Bir tek şey hariç! Sinema, zamanla ilgili değildir. Para ile ilgilidir. Tüm o güzel kostümler, arabalar, evler, aşklar... Parlak ve ihtişamlı olan her şey sermayenindir. Sermayeyi eleştiren küçük bütçeli filmler bile sermayenindir. Eskiyen ne varsa; baharlara bulanıp bankerlerle ve kredilerle donanıp taptaze geri döner. Çingene mahallesinde büyümüş bir kızcağızdan başka ne düşünmesini beklersiniz. Nimet hiç bir zaman adalete inanmayacaktı. Mucizeler olurdu olmasına da, bir uçları mutlaka derinizi keserdi.

Nimet Bulunmaz’ın kariyerini karizmasına borçlu olduğu sanılırdı. Oysa o minyatür elektrotlar olmasa bir hiçti. Kendi isteklerini sanki başkalarının şahsi arzularıymış gibi onlara kabul ettirmesini öğrendi. Hipnozdan mikrodalgaya tüm zihin yönetme işlemlerini çalıştı. Herkes yalan söyler. Nimet gibilerin farkı, yalanları onun değil de sizin uydurduğunuzu, düşünmenizi sağlamalarıdır. Nimet'in hiç dostu olmadı. Ama büyük bir aşk yaşadı. Dillere destan olanlarından. Halil Anason, şiirli konuşan, buza yatmayı çamura yatmaya yeğ tutan bir sinemacıydı. Her kesimden dostu vardı. Nimet onun bir sözünü aldı sür manşetin altına spot attı.

 “Sanki herkes yas içinde. Bu gaddar girdapta boşuna yolculuk. Suskunluklar ülkesinde, küçük rütbeli ayıları izle. Takma kafanı, bu bizimki yalandan solculuk!”


Jardin Majorelle , Marrakech 2014

10 Nisan 2017 Pazartesi

Dostu olanın aynaya ihtiyacı olur mu hiç?

Dilşad Çelebi için...


"Genç Marx" filminde Marx ile Engels'in tanışmaları şöyle resmediliyor. Henüz gençliklerinin deli dolu günlerini sürmekte olan iki idealist, yayıncı bir tanıdıklarının evinde karşılaşırlar ilk kez. Birbirlerini şöyle bir süzerler. Bir iki nükte edip dürterler. Hemen sonra bir birahaneye gidip kadehleri yuvarlar, karşılıklı hayranlık ve eleştirilerini sıralarlar. Sevdikleri kadınlar dışında kimse onlara inanmazken ne kadar güçlü biçimde birbirlerinin fikirlerinin arkasında durduklarını izleriz. "Engels ile aramda öylesine yakın ve yürekten bir ilişki var ki kimsenin bu ilişkiye müdahale etmeye hakkı yoktur.” der Karl Marx her defasında aralarını bozmaya çalışanlara.Ardından da kitleleri peşlerinden sürükleyecek yola girerler zaten. Henüz Engels "Das Kapital"i yazması için dostu Marx'a maddi destek sağlamaya başlamamıştır. Mektuplaşmalarından da biliyoruz ki her ikisi de, doğru bildikleri hayatı yaşamak için birbirleriyle yola çıkmaktan başka şansları olmadığını ilk tanıştıkları anda sezerler.

Dostumuz bize kim olduğumuzu söyler.
Çoğunlukla bizde ne eksikse dostumuzda fazlasıyla vardır. Diyelim çok cesuruz, düşünmeden adım atıyor ve de risk almaktan korkmuyoruz.
Dost şeçtiğimiz kimse endişeleri ve sağlam adımları ile bize başka seçenekleri de hatırlatır. 


Dostumuz bize yeni yollar açar , bazen kanatlandırır göğe uçarız birlikte. Bazen de bizi derin kuyulara atar. Ne olursa olsun hayatı dolu dolu yaşamak için dostlara ihtiyacımız var.

Dostluk ilişkileriyle güçlenen sanat akımlarına çok rastladık. Cemal Süreya'da ne eksikse Turgut Uyar'da vardı. Edip Cansever'de de... Tuncel Kurtiz, şair dostu Cahit Irgat'ın mısralarını daha yürekten seslendirirdi. Günümüzde duygularını makinelere, akıllı telefonlara kaptırmayanlar için sağlam dostluk müessesesi hala işlerliğini koruyor neyse ki...

Dostlar iyi ki var, dostu olmayanın ne çok eksiği var!

Filmlerini izlemeye doyamadığım Bruce Lee mesela... Gerçek bir insan olmayı dostlarından öğrenmese,  canlandırdığı o süper kahramanı yaratamayacağını söylemiş. Hiç kimsenin kusursuz olamayacağını, işte tam da bu nedenden dolayı güzel olduğunu belirttiği bu ifadesini çok seviyorum;

"Ben Bruce Lee'yi seviyordum ama onun gölgesi olmayı da istemiyordum, bu yüzden kendimi kanıtlamak için bu filmlere başladım. Bruce Lee bir kahramandır, ben değilim. Ben her zaman hayata gülerim. Bruce Lee, güçlü bir tekme savurur, ben ıskalarım. O müthiş bir yumruk yapıştırır, ben gene ıskalarım. Kısacası ben Bruce Lee'nin tam zıddı oldum."

Yaşasın kusurlu dostluklar!


*Tangier, Morocco  2014

12 Şubat 2017 Pazar

Yılan adası

Yeryüzünde ademoğluna yasaklanmış bir takım yerler oluğunu biliyor musunuz?


Bunların bazılarında robotlar tarafından nükleer bir takım deneyler yapılıyor bazılarında soyları tükenmesin diye koruma altına alınmış canlılar yaşıyor. Birinde ise ölümcül yılanlar var. Brezilya yakınlarındaki Yılan Adası olarak anılan adadan söz ediyorum. Adaya soluklanmak için inen kuşlar, zehirli engerekler tarafından boğuluveriyorlar. Bu adaya düşen kızıl gerdanlı nar bülbülleri gibi hissetmiyor musunuz son günlerde? Kaderler kardinal olmuş, ağaç perileri yolu unutmuş.

Karanlık bir korku her yanımızı sardı. 'Genel Sakatlama Dairesi'* hepimizi eşit kılmak vaadiyle yaşamlarımızı iki sözcük arasına kilitledi. 

Totaliter rejimlerin ilk kurbanlarının kadınlar arasından çıkacağını biliyorduk. 
"Erkekler kadınların kahkahasından korkar, kadınlar ise erkekler tarafından öldürülmekten..." diyordu yazar Margaret Atwood. Karanlıkta bile kahkaha atmaktan çekinmeyen kadınların haline bakın. Bundan yedi yıl önce ilk çığlığı duyduk. Zaman kristal döngüsünü tamamladı, şimdi topun ağzında herkes. Cinsiyet, ırk, mezhep tanımayan bir dil, iki sözcükten onun istediğini seçmemiz konusunda bizi zorluyor. Şeytanları tepemize salmakta beis görmüyor. Onun istediğini seçmezsek başımıza gelecekler sadece işsiz, aşsız bırakılmak olmayacak belli ki... 

Zenginler de ağlar 

Her an aç kalma tehlikesiyle yaşayan yoksul insanlar kolaylıkla kışkırtılıyor. Ezildikçe daha da itaatkar olan insanlıkla defalarca karşılaştı dünya tarihi. Açın halinden tok anlar mı? Şaşırtıcı olan, yoksula daha az yemesini öğütleyerek onu aşağılayandır. Sefalet ve yoksulluk öyle onur kırıcıdır ki, halinin ve ızdırabının farkına varmaz ağzı kokan. Çoğunlukla bir başkasının ona "Bak bu durumda olmanın nedeni bu" demesi gerekir. Onunla aynı ayakkabıyı girip, bir mil yürüyüp aynı dili konuşarak anlatsa da; yiyecek yemek bulamayan kafası çalışmadığından anlatılana inanmaz, anlayamaz da...

Bir de zengin olanlara bakalım. Bugünlerde gazetelerde dükkan kapatan restoran sahiplerinin, eski bekasını yitiren sanat simsarlarının röportajlarına sıkça rastlıyoruz. Yaşamlarının her anında kendi kontrollerinde olmayan şeylerin merhametine kaldıklarını yeni yeni farkeden zavallıcıklara... Rüzgar daha hızlı esse, havanın gidişi değişse gemisi aniden batan ve sosyal konumundan olanlarla doldu taştı çevremiz. 
Oysa bir insana kendinden başka hiçbir şey zarar vermemelidir. Hep görmezden geliyorz da, sadece kalbimiz ve aklımızdakiler bizi mahvedebilir. Korkusuz korkaklık gibi.

Despotluk karşısında herkes adaletsizliğe uğrar. Bugün ne yoksul ne de zengin rahat. Bugün hepimiz mutsuzuz. Bugün bizi iki sözcüğe mahkum kılan da, geleceğimizin her iki sözcükle karanlığa boğulacağını biliyor. Halk, halk için ve yine halk tarafından sopalanıyor. 

Dünya çapında  işsizliğin, ademoğlunun icat ettiği makineler yüzünden arttığı ortada. Yakında birbirimizi yememize gerek kalmadan makineler bizi hüpletecek. Kurtuluş belki de Oscar Wilde'ın dediği gibi robotların köleleştirilmesinde yatıyor. Robotlar iş yaparken insan da kendisi olabilecek diyor. 


Ütopyalar güzeldir

Hadi biraz güzel hülyalara dalalım. Robotlar tüm pis işleri yerimize yaparken insanlık ne yapacak? Kendisi olacak! Üreterek, orman ve bahçelerde yemişlere ve çiçeklere dalarak yaşayacak.

İşte o zaman kul hakkı yemenin vebalini ödeyenlerin başına gelenler hatırlanacak. Bir gün bahçeleri içinde gülümseyen insanlar, torunlarına şöyle anlatacak:

"Kul hakkını yiyenler sonunda kendi başlarını da yediler."




*Genel Sakatlama Dairesi: Kurt Vonnegut Jr. 'ın "Harrison Bergeron" öyküsünde yer alan bir kurumun adıdır. Kurum tüm insanları eşit kılmak için diğerlerinden farklı özellikte bulunanlara sakatlayıcı aletler takar. Örneğin daha zeki olanların kulaklarına düşünceleri önleyici gürültü yayan kulaklıklar takmak veya güzel balerinlerin yüzlerine maske ile ayaklarına ağırlık külçeleri yerleştirmek gibi olağan görevler edinmiştir.