4 Haziran 2015 Perşembe

aşka düşen kişi, canla baştan geçer*


GözlGözle göremedikleri dışında ilgisini çeken hiçbir şey yoktu artık yeryüzünde. 
Kabuğuna çekilip bu davanın sonuçlanmasını bekleyecekti.  
Sanat tabiattan önce gelir deyince ona bıyık altından güldü. 
Eğer Resan, fazla mütecessis görünüp bu uzun kirpikli beyzadeyi ürkütmekten çekinmese ona neden güldüğünü sorardı. O vakit, eşrefi mahlukatın hayal tarihini bir bir anlatırdı genç adam da kıza. Derdi ki, senin o şaheser saydıkların eğlence peşindeki tuhaf bir büyücü kadının marifeti 1917nin çetin geçen kışında erosun sinsi planına sadık kalan  Kader, Memet ile Kumrunun yollarını bağlamamış olsa, Anadolunun esmer mermerleri Göksu bahçelerine giremezdi. 
Ne Karadenizin dalgaları şairlere ilham olur,  Moda sahillerindeki hüzün ölümsüz tablolara yansır  ne de Galata semalarındaki  nihavend ney sesi kulaklarımızı yakardı. 

İki sersem hasret kavuşmuş olsa boğazın suları mavisini yitirir, rüzgarın dilini yakalama telaşına düşen biçareler terennümü bırakıp Balıklı Rumu ağzına kadar doldururdu. Korkak Kumru bir zahmet edip bekleyeydi, tanrıyla arasındaki yarışmanın mukadder mağlubiyetine kurban gitmezdi aşk. 

Meknes Audutorium, Morrocco

*Aşkın adüşen kişi, Yunus Emre

2 Haziran 2015 Salı

Boğaz kıyılarında can veren domuzlar


  
   Bir hafta içinde Boğazı yüzerek geçmeye çalışan sekizinci domuz, Beykoz sularına yaklaştığı esnada amansız bir akıntıya kapılarak sürüklenip gidince yetkililer, çevre halkının rahatsızlığını gidermek amacıyla, etkili bir önlem almaya karar verdiler. Kesilen ağaçların yarattığı sıkıntıyı dindirecek yeni bir peyzaj düzenlemesi... Gereksiz endişeyi şimdilik giderecek bir çözümdü bu. Zaten köprü inşaatıyla, tüp geçitlerle doğanın dengesinin bozulduğu falan yoktu. Bunlar hep çekemeyenlerin sözleriydi. Bu cenabetlerin ölümleri, eksik parmaklı bebek doğumları hep yüce Rab'in takdiriydi. Başa gelen çekilirdi.

  Kendine bilim adamı diyen bir kitapsızın rivayetine göre, ortalığı kırıp geçiren riyolit nezlesini tetikleyen şeyle domuzları korkutan neden aynıydı. Cezayir menekşeleri ve ücretsiz fesleğen temini, zararlı metallerin yarattığı nezleyi halledebilirdi. Fabrikaların zehirli duman yayan bacalarının mühürlenmesi, okulların alarma geçirilmesi, bağımsız afet organizasyonlarından yardım istenmesi durumu abartmak olurdu şimdilik. Ne yazık ki, şehrin gerdanına yapılan etkili rötuş ve ithal çam ağaçlarının ana yol kenarlarına serpiştirilmesi kimseyi rahatlatmadı. Damarlarına bolca sersemlik şırınga edilmiş kimseler bile geçici çözümlerin vaktinin dolduğunu biliyordu. Yedi tepe tarifsiz bir sıkıntıya mahkum olmuştu.

   Kara bir sis bulutu gibi şehrin üzerine çöken bu tekinsiz hava, sadece esnafın işlerini bozmakla kalmamış devlet dairelerinin de işleyişini durdurmuştu. Git gide trafik, faili meçhul bombalamalar ve hatta işsizlik bile şikayet sıralamasında gerilere itildi. İnsanlar tuhaf bir uyuşuklukla sokaklarda yalpalıyor, günler geceler iç içe geçiyordu. Tüm bu hengame içinde kent sakinlerine yeni bir dert musallat oldu. Anadolu yakası kıyılarında muhtelif kundaklama vakaları tespit edildi. Karadeniz’e yakın kıyılardaki güzelim yalılar birbirinin peşi sıra muammalı yangınların pençesine düşerken onlardan birinin pek kıymetli sakini Gazel Serinses, büyük büyük dedesi muharrir Rasih Tura Beyefendi’den aldığı genlerin hakkını verme derdine düşmüştü. Ortalıkta tuhaf dolaplar dönüyordu ve  Tura soyağacının yaşayan en meraklı üyesi, bu durumdan bir hikaye çıkarmadan rahat etmeyecekti.

   Öncelikle şüpheli ihalelerin gözdesi sabık emlak kralının kardeşi, belediye başkanı Vahit Temiz ile görüştü. Başı işsizlik fonu ve tarihi eserleri restore komisyonu ile dertte olan başkan Vahit, şaka olsun diye bir aslan kafesine kapatıldığı çocukluk yıllarından beri hayvanlardan hiç haz etmiyordu.
“Yaban domuzları sürüyle şehre insin, isterlerse şehrin orta yerinde çiftleşsin, umurum olmaz” deyip işin içinden çıkıverdi.

   Kentin uğursuzluğundan uzak kalmak için temizlik işçilerinin aylıklarından aşırdığı paraları, evli sevgilisiyle başka diyarların altın kumlu tasasız sahillerinde yemek üzere, Gazel hanımefendi ile yaptığı mülakatı yarıda kesip yola çıktı. Bay Temiz'e göre basın; deliren geyiklere, alışveriş merkezlerini basan tilkilere, yurtsuz köstebeklere ilgisini birkaç gün içinde yitirecekti.

   Gazel Serinses, yüreğini sıkıştıran umutsuzluk hissini bu çirkin devlet dairesinde bırakıp kendisini bekleyen sorumlulukları yerine getirmek üzere harekete geçti. Neyse ki çalıştığı bina belediyeye yakındı. Havanın erken karardığı o kış gününde Gazel, tenha sokakta tıngır mıngır yürürken kendini anılara kaptırmaya hayli müsait bir ruh haline doğru sürükleniyordu. Her şey nasıl başladı? Bana söylenen yalana gözlerimi kapamadığımda neredeydim, diye düşündü. Galiba şimdi yanıtlardan çok sorularla ilgilenmeliydi. Durdu, ela gözlerindeki kaygı ve kederi gizleyen kalın çerçeveli gözlüklerini çıkardı ve kızıl gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldı. Ertesi günün baskısına bir iki detay eklemek üzere gazete binasına doğru yürümeye devam etti.

   Her ikisi de zamanında büyük büyük dedesinin yakın arkadaşı olan ve talihsiz kurşunlara hedef olarak vakitlerinden önce bu aleme veda etmiş beyefendilerin adını alan sokaklardan geçti. Gazeteye yaklaştıkça çocukluğunu anımsadı. Dudaklarına yerleşen ufak tebessüme engel olamadı. Büyük bir hevesle bu sokaklardaki taşların sayısını not ederek dedesine yazdığı ilginç hikayelere, bu ayrıntıları da eklediği zamanları düşünmek ona iyi geliyordu. Dört kuşaktır ticaretle uğraşan ailesinin ikinci gazeteci üyesiydi o. Rasih Tura’nın mirasını taşıdığı için gurur duyuyordu.

   Yeni Nesil gazetesinin bekçisi Asım efendi, vardiyasının bitmesine yakın binaya giriş yapan Gazel hanımı saygıyla selamladı. Güzelliğinin altını çizmeyen ve  düşünceli duruşuyla hep uzaklardaymış gibi görünen bu asil ve zarif kadın her gördüğünde onda bir ferahlama yaratırdı. Gönül almasını bilir, Bina taşınsa dahi  yadigar Asım efendinin yerinde kalmasını şart koşardı. Ama gazetenin sekreteri huysuz Birgül için aynı hisler geçerli değildi. Sosyete sayfalarında gezinmesi gereken bu kadının bu ruhsuz binadaki varlığından rahatsızdı Birgül. Yalılarda oturup yatlarla gezen zengin bir kadının niye böyle saçlarını sıkıca topuz yapıp, modası geçmiş çan etekleri ve ucuz trençkotları kuşanıp muhabirlik peşine düştüğünü anlamak onun gibi haris huylu, kıt zekalı bir zat için mümkün görünmüyordu.

   Gazel, ikinci kattaki çalışma masasına vardığı vakit, ertesi günkü gazetenin ön baskısı matbaaya henüz gitmişti. Haberlere şöyle bir göz gezdirdi. Her kriz döneminde olduğu gibi yine anlamsız dedikodu ve cinnet haberleri başlıktaydı. Dünyanın garip bir dengesi vardı. İnsanoğlu kötüyü anlamak yerine göz ardı etmeyi tercih ediyordu demek ki. Huzursuzluğunun bitmesi için elinde başkan Vahit'in göreve gelişine dair  dedikoduları doğrulayacak bir delil olsa diye diledi. Yıllar önce Bay Temiz başkan seçilmeden önce hatrı sayılır iş adamlarının çiftliklerinde gizli görüşmelerle onlardan destek istemiş, en sonunda gizli bir tekkede yuvalanan garip bir örgütten yardım dilenmek için Anadolu yollarına düşmüştü. Anlatılana göre, Vahit bir tek randevu bile koparamadan tekke kapıarından geri dönmüş ancak Prens adalarının en büyüğünde katıldığı bir müzayedede bu menfur örgütün gizli elçilerinden bir ecnebi uşak kendisine destek verileceğini gün gelince de kefaretinin alınacağını açık etmişti. Gazel, kulağını her daim delik tutması gerektiğni  erken yaşta öğrenmişse de belgelenmemiş dedikodulara, mesnetsiz hikayelere itibar etmezdi. Yine de  garip bir his geldi çöreklendi içine. Atasından yadigar haber kokusuydu bu. Saygın bir haberci olmadan evvel de sahip olduğu bir şey. Olacakları kilometrelerce öteden fısıldayan bir rüzgar. Annesi bu hisse erken doğumunun neden olduğunu söylerdi ama o hazırlıksız yakalanmasını engelleyen bu hissin ona tabıattan miras olduğuna inanmayı severdi.

   Masasındaki elektronik ekranlı gri ahizeli telefon çaldı. Arayan haber kaynaklarından Aysar’dı. Bir önceki sabah gerçekleşen Kandilli İnci Sultan’daki yangına dair ilginç bir haber verdi.  Osmanlı saray eşrafından pek muhterem İnci efendiden miras yalı, artık ülkenin en mühim ailelerinden birinin bekar ve zengin oğluna aitti. Kagir yalının önemli kısmı tadilattan geçtiği için hasar fazla değildi, lakin garip olan yangın söndürüldükten sonra yalıya giren evsahibinin sanat koleksiyonuna ait önemli parçaların eksik olmasıydı. Ev sahibinin elini çabuk tutması sayesinde pahada ağır gergedan heykelleri koleksiyonu ve gizli bir sanat koleksiyonun da kayıp olduğu haberini verdi. Şefine durumu bildirdi ve yalının sahibini tanıdığını belirtip bu konuda bir haber yapmak üzere onayını aldı.
   Gecenin tuhaf, yapışkan kokusu sandalyesinin arkasındaki açık camdan  içeri dolarken Nevber, işleri dolayısıyla bir süredir evden uzakta bulunan eşi Ahmet’i ve zamanının çoğunu spor kampında geçiren tenis atleti küçük kızı Göknar’ı düşündü. En son ne zaman birlikte seyahat ettiklerini, eğlendiklerini; her şey bir yana aynı masada oturup yemek yediklerini anımsayamadı. Herkes işi, okulu ya da hayalleri için çalışırken bir diğerini unutmuştu galiba. Her gün yinelenen kuru telefon mesajları, sarı kağıtlarına iliştirilen hatırlatma notları ve arkası gelmeyen sevgi sözcükleri...

   Son zamanlarda sürekli nerede yanlış yaptığını düşünüyordu. Ailesini bir arada tutmaya, sosyal hayatta parmakla gösterilen bir hanımefendi olmaya çalışırken kendisi ile konuşmayı unuttuğunu fark etti. Kendisine en son dürüst davrandığında canı yanmıştı. Kimsenin ulaşamayacağı derin bir kovuğa saklanmış oradan çıkması için işini bahane etmişti. Artık kendine haksızlık yapmaktan vazgeçmesi lazımdı. Gazel gibiler dürüstlük ve güveni hayatlarına ana düstur edindiklerinden kısa süreli şaşkınlıklardan sıyrılmaları kolaydır. Ailesine olan ilgisindeki azalmayı tetikleyen şeyin ne olduğunu düşündü. İlk ne zaman kafasının karıştığını hesapladı ve işleri yoluna koymak üzere kendine söz verdi.

   Elindeki haberlerle uğraşmadan önce uzun zamandır ertelediği bir şeyi yapması gerekiyordu.  Bugünü kurmak için geçmişten tamamen sıyrılmalıydı. Sonsuza dek kapatılması gereken sayfası masasındaki en alt çekmecede beklerken kendini ailesine adadığını iddia edemezdi ya. Kendini zorlayarak çekmeceyi açtı orada duran tahta kutuyu alıp masasının üzerine bıraktı. Elektronik ajandasını açıp bir telefon numarası aramaya başladı. Kısacık bir an tüm özü o masadan, binadan hatta o şehirden ayrıldı. Çok uzaklara gitti. Ruhunu kederli günlere taşıyacak bir anı geldi yüreğinin orta yerine oturdu.

   Gazetenin geniş haber bölümünün kuzey kanadında, pek göze çarpmayan bir noktaya yerleştirilmiş masasında oturup bilgisayar ekranına dalan Gazel hanımı o sırada görenler, hummalı bir çalışmanın ortasında sanırdı. Oysa artık ona pek tanıdık gelmeyen, kendisi yerine yakın bir dostunun başından geçmiş gibi anımsadığı bir küçük gölgeye takılıp gitmişti bile çoktan. Karlarda yuvarlanan bir sarmaşık... İki serseri mayın. Evlenmeden önceki hayatının artık kuruyan bu anına vefa borcunu ödeme bahanesiyle kandırdı kendini. İçinde laf anlatması gereken ne çok kişi vardı. Birini sustursa diğeri suçlayacak bir şey bulurdu. Neyse ki, içindeki tüm o geveze sesleri susturacak bir zenginliği vardı. Gazel Serinses için en önemli şey, anı yaşamaktı. Bu yüzden, günün güzel geçmesi için verilen tüm tavizleri değerli bulurdu. O halde aklına gelen düşünceleri savuşturup kutuyu sahibine teslim etmesi gerekiyordu. Kararını vermiş olmanın huzuruyla derin bir nefes aldı. Ajandasını çantasına yerleştirdi. Ertesi günkü programına ait son düzenlemelerini de yapıp saatler gece yarısını gösterirken boş evine gitmek üzere masasından ayrıldı.

22 Mayıs 2015 Cuma

we accept the love we think we deserve*

A town runs through a river, lost in marshy darkness. Overtaken by nature, this place is losing the war against outside forces, just as its sister town lying below the surface of a lake. The above ground survivors are drowning from violence, poverty and abuse with no escape in sight. It’s a curse that keeps them there unless they can finally break it.
Ryan Gosling’s mythical modern day fairy tale “Lost River” is a strange and curious one. Like a Flannery O’Conner southern gothic transported to a decayed and decimated Detroit, the hostile landscape is at once entrancing and horrifying. Gosling creates a landscape that life has abandoned and time has forgotten, and strangeness masks the violence just beneath the surface.
Bones (Iain De Casestecker) is a frustrated boy trying to protect his mother Billy (Christina Hendricks) from the lecherous banker Dave (Ben Mendelsohn) and watch over his toddler-aged brother. Rat (Saoirse Ronan) is the young girl who lives across the street with her grandmother, traumatized by the past. They all live under the terror of Bully (Matt Smith of “Doctor Who” fame), who mangles his enemies with a pair of scissors.
Billy is invited by Dave to work in a horror burlesque-like club where she meets Cat (Eva Mendes), who guides her to ways she can make more money to save her house. But not everything is as it seems, and soon Bones must take a stand and break the town’s curse if he wants to save his loved ones.
“Lost River” is purposefully focused in on Detroit’s decay. Like “It Follows” and “Only Lovers Left Alive,” the setting on which the characters play is a character itself, threatening to swallow the city whole in its darkness, the foreign look of the decay of the American Dream. Bone’s family home is lost to bankers. Rat’s home is ruined by failed promises for a better tomorrow. The scarcity of resources brings power to tyrants like Bully to your front porch. There’s no escape from the American nightmare.
Gosling draws from several directorial influences to create his decaying marshland fairy tale. The most strongly felt is his “Drive” and “Only God Forgives” director, Nicholas Winding Refn. From the bright lights, “Drive” co-star Christina Hendricks, carefully chosen vivid colors and synth soundtrack also featuring “Drive” artists the Chromatics, “Lost River” simply would not exist without Refn’s influence.
But there are also nods in “Lost River” to Stanley Kubrick (“Eyes Wide Shut” and “Barry Lyndon”) and Italian giallo filmmaker Dario Argento (“Suspira”), who had a taste for macabre theatrics and vivid colors. Even the suffocating contraption meant to ensnare Billy is reminiscent of Fritz Lang’s Maria robot from “Metropolis,” another iconic film built on expressionistic foundations. Gosling perhaps lacks the steady control of his camera, but he’s playing with striking symbolism and a colorful palette to make “Lost River” a visually compelling experience.
If he wants to continue down this experimental path, he’s going to have to dive deeper past the obvious references and find his own stylistic flair that will be his own. For now, it’s largely too reminiscent of the masters he’s studied.
The young Canadian director seems fascinated by the concept of decay, the American Dream and how often those two come in sequential order. Gosling is just as fascinated by peeling paint and crumbling architecture of everyone who selects the clickbait ready list of derelict theaters. The characters are simple for the audience to emotionally fill in the blanks as Refn would. That distance is another otherworldly feel in “Lost River” that allows viewers to either get swept away or sink to the bottom. Like Gosling’s last collaboration with Refn, “Only God Forgives,” “Lost River” is not everyone’s ideal swim, but it’s certainly worth the quick dip to check it out.
MONICA CASTILLO from International Business Times



30 Nisan 2015 Perşembe

DUYULUR DÜNYANIN ŞAKASI

"Babaannem son günlerinde yaşlı bir file dönüştü. Derler ki, yaşlı filler ölecekleri günün yaklaştığını sezerler. Birkaç gün önceden başlarını öne eğip kimseye aldırmadan hortumlarını sallayarak çekilirler orman kuytularına… Odasındaki oymalı koltuğa oturdu ve sessizce gökyüzünü izledi.


Perviz’in İngilizcesi olsaydı Al Pacino aç kalırdı. Kiraz’ın doğum günü elli yıl önce yaşanan bir katliama denk geldi. Yeser Ali, bir yıl içinde bir kahramanlık hikâyesi yazmalıydı. Bir çocuk, Flash Gordon’un Mars’tan gelmesini bekliyordu. Petyaların bahçesindeki cadı ağacında köstebek yuvası vardı. Salim Efendi’nin adıyla seciyesi hiç mi hiiiç uyuşmazdı. Esen, kim bilir kaç kere tahtada bekletildi. Sezai’nin annesiyle babası Kahta hamamında tanıştı. Nevvare’ye gün geldi, gökten nur indi.

Feride Çetin, alacakaranlık bir dünyaya ayna tutuyor, fısıltılarla, kaçamak bakışlarla, gizlice, doymaz bir merakla… Acılı, masalsı, az ama öz öykülerden oluşan bir ilk kitapla geliyor. Duyulur Dünyanın Şakası, mayhoş, gıcırtılı ve kelebek tadında hikâyelerin kitabı."



 http://www.iletisim.com.tr/kitap/duyulur-dunyanin-sakasi/9078#.VUKkLqZ4Iy5

27 Nisan 2015 Pazartesi

biliyor musun

Biliyor musun
Aşk şiiri yazmaktan bıktım
Bir gün şöyle bir baktım
Yazdığım bütün şiirler öyle
Bir sarsılma, nedir bu
Bir otuz aşk şiiri daha
Kendimi hiç suçlamadım

Peki o zaman ben neden
Dereceler sokayım koltuğumun altına
Ateşim varsa zaten
Ey gözleri maden
Çünkü aşk bir suçlamadır 

Sonuna kadar yaşanmamışsa
Bir bardak birada yeni bir deniz
Ve yağmur
Eski bir denizde yeni bir ada
Yaşanmamışsa

Sözgelimi Galata'dan Afrika'ya gidiyordum
Korsanları kralları ve bazı ülkeleri
Ve bütün madenleri
Ve kendi sonumu
İyi görmüyordum sonunda
Her türlü madeni
Elimde bir sürü kağıtla
Hazırladım kendimi


Turgut Uyar

*Photo: Africa - Assilah

Monadnock in Early Spring


Cloud-topped and splendid, dominating all
    The little lesser hills which compass thee,
    Thou standest, bright with April’s buoyancy,
Yet holding Winter in some shaded wall
Of stern, steep rock; and startled by the call
    Of Spring, thy trees flush with expectancy
    And cast a cloud of crimson, silently,
Above thy snowy crevices where fall
    Pale shrivelled oak leaves, while the snow beneath
    Melts at their phantom touch. Another year
Is quick with import. Such each year has been.
    Unmoved thou watchest all, and all bequeath
    Some jewel to thy diadem of power,
Thou pledge of greater majesty unseen.

Amy Lowell, 1874 - 1925

poets.org 

25 Nisan 2015 Cumartesi

What is mind control?

Mind control is the process by which individiual or collective freedom of choice and action is compromised by agents who distort perception, motivation, affect, cognition, or behavior. It is accomplished through the basic principles of:

-Conformity: all people being the same.

-Compliance: submission

-Persuasion: influence to comply.

-Guilt and fear arousal: creating a state of mind in which it is difficult to disagree

-Modeling: showing the behaviors

-Identification: unconscious desire to be the same as another person.

These principles are most succesful when combined with a charismatic autharitarian leader, social isolation, physical disomfort, threats, promised rewards, and a compelling ideology, all working over time. 
Philip Zimbardo, APA Monitor on Psychology, november Vol 33(10) 2002.



Deluzyon

Versailles, Fransa'ya halkın hiçbir şey olmadığını, kralınsa her şey olduğunu göstermek için yapılmıştır.
Ufku dar, duyguları zayıf, zevke düşkün ruhlar, oluşturucu etkinliği olmayanlar, XV. Louis ve XVI. Louis'nin kişiliğinde o geniş sarayı miras alır.
Dışarıdan bakınca bu iki kralın yönetiminde  de hiçbir şey değişmemiş gibidir: sınırlar, dil, ahlak, din, ordu ( o önceki güçlü el her şeyi fazlasıyla belirgin bir şekilde biçimlendirmiştir.); yüzyıl sonra bile silinmeyecek gibi... Fakat çok geçmeden o belirgin biçimler içeriğini, kendilerini yaratan güdüden gelen ateş gibi o sıcak maddesini yitirmeye başlar. XV. Louis döneminde Versailles, görüntü olarak değişmez ama anlamı değişir:
3000-4000 hizmetli gösterişli kıyafetleriyle koridorlarda, avlularda koşturup durmaktadır. Hala 2000 at ahırlarda beklemekte, menteşeleri pek güzel yağlanmış olan o yapay teşrifat mekanizması bütün kabullerde , opera şenliklerinde ve maskeli- maskesiz bütün balolarda hala tıkır tıkır çalışmaktadır. Kavalyeler damlar, üstlerinde brokar ipek pliseli, mücevherlerle bezenmiş elbiseleriyle, hala aynalı salonlarla altın pırıltılı odalarda salınıp gezmektedir. Bu saray o zamanki Avrupa'nın en rafine, en uygar sarayıdır güya. Fakat eskiden kabına sığmayıp taşan bir iktidarın ifadesi olan ne varsa,  artık çoktan yalnızca boş döngü, ruhsuz, anlamsız bir işgüzarlık olup çıkmıştır. Yine bir Louis kraldır fakat hükümdar değildir. Olan bitene kayıtsız, kılıbıktır. Bakanları, komutanları, mimarları, başpiskoposları, sanatkarları sarayına toplar. Ama nasıl kendisi bir kral değilse çevresine toplananlar da bir Racine, Turenne, Colbert, Corneille değildirler. Post düşkünü, dalkavuk, entrikacı, biçimlendirmek yerine asalak gibi onun kanını sömürenlerdir yalnızca.
Bu mermerden altın saray içinde artık,  gözüpek planlamalar, azimle girişilen yenilikler, edebiyat yapıtları boy atmaz. Entrika ve hoş görünme bataklığının bitkileridir yalnızca serpilen. Artık önemli olan kişinin işi değil, hileleri, hizmeti değil kayırılmasıdır. En yüksek mevkilere en fazla yerlere eğilenler çıkar. Eylem yerine laf, öz yerine görüntü geçerlidir.  Fransa'yı da gerçekliği de unutmuştur hepsi. Yalnızca kendilerini, kariyer ve eğlencelerini düşünmektedir.
Sosyetenin amatörlerinin oynadığı bu oyun, dünyanın oldum olası gördüğü  en masraflı ve yapay oyundur.

Marie Antoinette  "Vasat bir karakterin Portresi", Stefan Zweig.
 Çev: Tevfik Turan,
Can yayınları 2006.

16 Nisan 2015 Perşembe

the sea of trees

"And then, just the way it was this morning in the hangar, I saw again, as though right then for the first time in my life, I saw everything: the unalterably straight streets, the sparkling glass of the sidewalks, the divine parallelepipeds of the transparent dwellings, the squared harmony of our gray-blue ranks. And so I felt that I - not generations of people, but I myself - I had conquered the old God and the old life, I myself had created all this, and I'm like a tower, I'm afraid to move my elbow for fear of shattering the walls, the cupolas, the machines..." 

We, Yevgeny Zamyatin trans. by Clarence Brown

The golden era (黄金时代, 2014) de Ann Hui



27 Mart 2015 Cuma

"O zamanı geçirmek, o zamandan geçmek"*

"Huzuru, sükunu dağ başlarında, çilede, ney  veya kavalın sesinde arayana şaşarım. huzur kavalın kendisidir, öyle dört delikli, dinleyicisi kudretten sürmeli ve her dem hazır. Yani nihayet derim ki insan, ney falan değil, bizatihi kavalın kendisidir, kendisini dinleteceği en muhterem varlık koyundur. Burada tüm dünya birleşip koyuna ağlasa, yaptığının karşılığı değildir. Buna sebep koyun eti yenmemelidir."
....

"...Bir mahalle dolusu insan bir midir, anamı babamı gördü bildi ise, onlar bu bilmede nerededir? Ayrı olmak memleketimizde çok zordur. Ölümle bile ayrılmazsın, adamı ahrette arar bulur, mezarda perşembe geceleri ziyaret ederler. Günahını bile ayıramazsın. Ben bunlarla denilen yerlere gittim, o işleri de ettim ama benim fikrim şöyle içime çeke çeke günah işlemek, sonra bununla alacağım şekle bakmaktı," diyemezsin. Asil günahın adi hırsızlığa, aşkın şehvet ilişkisine dönüşür."
SULE GURBUZ
Rüya İmiş,  Coşkuyla Ölmek (İletişim Yay., 2012)




"Akıl ideale varmayınca hicve varıyor, diye geçirdi aklından. Böyle bir sözü bu kadar yersiz de olsa kullanabilmekten büyük bir sevinç duyduysa da bu, az sonra pişmanlığa dönüştü. "Keşke belli etmeseydim, altını çizecekleri bir cümleyi mahvettim. Belki, odasına assam bile haklı çıkardım. 'Akıl hiçbir yere varmayınca duvara yazı olur.'"
.....

"Bana renk bile sormayın - bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem."
SULE GURBUZ
Kambur, (İletisim Y., 1992)

*Sule Gürbüz, Coskuyla Sevmek